çalakalem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çalakalem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mart 2010 Cuma

Çalakalem 6 - Adam olmak!

"Ressam satmıyorsa ressamdan sanmazdı onu Amerika 50'li yıllarda. Biz de Amerika olduk. Ressamların gelip Paris'te ressamlık etmeye kalkmaları da bundandı çünkü Paris'te sokak ressamına bile ressam gözüyle bakılıyordu o dönem..."

Adalet Ağaolu ile röportaj, 10 Mart 2010.

26 Ocak 2010 Salı

Çalakalem-5 “gerçeklik”

MoMA’da ziyaretçi bir kadın, Picasso’nun ‘Actor’ tablosunun üzerine düşerek tuvalin yırtılmasına neden olmuş. Dengesini kaybeden kadın tablonun üstüne düşünce, eserin sağ köşesinde yaklaşık 15 santimlik bir yırtık oluşmuş. Müze kadın hakkında hiçbir soruşturma açmamış. Yani denge kaybetme olayına ikna olmuşlar…
Bu olayın güvenlik kamerası görüntülerini izlemek istiyorum. Bir Picasso tablosunun başına böylesi insani bir zarar gelebildiğine göre bu tablonun “gerçekliğine” olan inancım artıyor.

Yoksa yanılsamanın yanılsama olduğunu unuttuğum için mi gerçek sanıyorum?

16 Kasım 2009 Pazartesi

Çalakalem-4 "sıradaki!"

En muhalif olan en şaşırtıcı olmak zorunda bırakılırken kimin ne söylediği kimsenin umrunda değil. Gösteri tam gaz devam ediyor ve sanatın tüketime güdülenmiş alıcısı, bugünün dün olmasını beklemeye dahi gerek duymadan bağırıyor: “sıradaki!”

4 Ekim 2009 Pazar

Çalakalem-3 İnsanın yaşaması için bienale ihtiyacı yoktur!

İngilizcesi "What Keeps Mankind Alive?" olan, güzel dilimiz Türkçeye nedense "İnsan Neyle Yaşar?" olarak çevrilen kavramsal çerçeveye sahip 11. İstanbul bienalini başarısız bulmakla kalmıyor, bu etkinliği başlı başına ekseni kaymış bir debelenme olarak görüyorum.. Kocaman bir "yalakart" yapıştırıyorum tam da göbeğine!
Ne kavramsal çerçeveyi, ne küratörlerin seçimlerini ne de sanatçıları ayrı ayrı tartışmanın fazlasıyla manasız olduğunu düşünüyorum. "Büyüklere eğlence"ye indirgenen çağdaş sanat gösterimlerinin biricik ayağı bienallerin ekonomik ardını tartışan bir kitabı önereyim hemen: Julian Stallabrass, Sanat A.Ş., İletişim yay. Her ne kadar kitap uluslararası bu etkinliklerin salt çokuluslu kapitalist sermayeye doğrudan hizmet eden anlayışını hedef alsa da mesele bu yüzeysellikte de değil elbette..
Sanat politikanın işlevini devralırken meselenin vehameti de giderek artıyor zannımca..

20 Şubat 2009 Cuma

Çalakalem 2-Estetik Devinim

Batı sanat âleminde işler, eleştirinin/eleştirmenin onayından geçtiyse kabul ediliyor! Kabulden kasıt piyasaya kabul bir anlamda tabi. Kısır bir "Batı-biz" karşılaştırması yapmak zorunda kalmak korkunç ama bizde işler(yaptım bile!) yine ve yeniden biraz daha farklı yürüyor. Sanki yaptığı görülmediği için üzülen "samimi" sanatçılardan oluşan bir kitle ve gözünü popülerlik hırsı bürümüş, ne yapsa etse olay adam olmak isteyen, tüm eforunu buna sarf eden ve çoğunlukla başarılı da olan (ilişkiler sağolsun!) sân'atçılar var. Belli galerilerde sergiler açıyorlar ve kitlesi belli, alıcısı belli bir ortam mevcut oluyor.
İki hafta kadar önce bir Cumartesi günü Asmalımescit'teki C.A.M.'ye girdim. İçerideki görevli arkadaş bir hayli şaşırdı. Işıkları yaktı, elime listeyi verdi. Tedirgin oldum.. Kimse mi gezmiyor bu galeriyi? Korkunç! Aynı gün Apel'den kafamı uzatıp gayri-ihtiyari "Sergi var mı, gezicem" dedim. Kim olursa olsun gezeceğim yani. Böylesi bir güdülenmişlik!
"Sanat estetik bir devinimdir!" Şimdi uydurdum, belki vardır. Özlü sözler dünyası bu.. Sanat asıl, hep var olan, uzun zamandır gizlenen, utanılan amacına, yani "hoş duygulara hitap etmek" gibi özetleyebileceğimiz (ironi mi yapıyorum yoksa?) amacına geri mi dönmeli? Ya da bundan utanılmamalı mı? İlla bir şeyler söylemek zorunda olan, biçim kaygısından tamamen vazgeçmiş, varlık nedenini “şaşırtmak, şoke etmek!” üzerine kurmuş sanat kendini feshetmeli-mi?
Serbest çağrışım yöntemiyle ortaya atılabilecek bir milyon soru ile şeytanın avukatlığına devam edebilirim..
Nelson Goodman isimli adamcağız neler söylemiş neler:
“Önemli olan, bir yapıtın geleneksel anlamında sanata ilişkin ölçütlerimize uygun, güzel, hoş ya da başarılı olarak değerlendirilmesi değildir; aslolan onun estetik bir biçimde işlev görmesidir.”

Çalakalem 1-Serzeniş

Her sorunun ardından cevabı verirken bilmediğimi ne kadar öğreniyorsam, her sorunun ardından cevabı dinlerken de, her tartışmadan sonra ve hatta her tartışma esnasında, her yazıyı okurken, her beyni okurken, her geçen gün, hep ve daima, bilmeyenlerin ne kadar da bilmediğini öğreniyorum.
Okumamakla övünenlere karşı okumakla övünen güruh ne kadar okuyor deyip duruyorum kendime. Medeni cesaretim arttıkça burnumu soktuğum her ortamda, hep ve yine daima, birilerini, bir şeyleri meğerse “gözümde büyütmüş” olduğumu kavrıyorum. Ben çok şey bilmiyorum! Ben hiçbir şey bilmiyorum! Ama bilmemekten daha bilmemek varmış. Bilmemekler hiyerarşik nizamda saygı duruşuna geçmişler! Aval aval bakanlar, zât-ı muhteremlerin kendileriymişşş…
Bir arkadaşım gözlerinden alevler fışkırarak -mesela- Deleuze üzerine yaza/maya/n birini oku/ya/madıkları için Deleuze’den nefret edenler topluluğundan bahsetmişti! – Hayır hayır, Avustralyalıydı bu arkadaşım! /// Bilgi global bişiy di mi muhterem? Evet cicim!–
Dipnotlarla kendini varedenlerden nefret etmiyorum artık! En azından sayfa numarası veriyorlar..