1967 yılında bir açıkoturumda Sabri Berkel, Cemal Tollu, Nurullah Berk, Ercüment Kalmık, Özdemir Altan, Sezer Tansuğ, Nuri İyem, Zahir Güvemli, Mazhar Şevket İpşiroğlu ve Ömer Uluç bir masa başında toplanır…
Yazının tamamı: http://www.artfulliving.com.tr/sanat/devlet-sanat-halk-soyut-somut-dogu-bati-ve-nicesi-i-6170
6 Haziran 2019 Perşembe
Anlamlı Bir Arşiv, Kıymetli Bir Desen Sergisi
Salt Galata’da açılan sergisine kadar hakkında bu kadar detaylı bir bilgi yoktu Sabiha Rüştü Bozcalı’nın. Bunun mahcubiyetiyle başlamak gerek belki söze…
Yazının tamamı: http://www.artfulliving.com.tr/sanat/anlamli-bir-arsiv-kiymetli-bir-desen-sergisi-i-4756
Yazının tamamı: http://www.artfulliving.com.tr/sanat/anlamli-bir-arsiv-kiymetli-bir-desen-sergisi-i-4756
Mesele ‘Sanatın Tarihini Yazmak’ Değil, ‘Sanat Tarihlerinin Yazılması’
Yayınlanmasıyla birlikte tartışmaların odağında yer aldı “Kullanma Kılavuzu: Türkiye’de Güncel Sanat 1975-2015”. Kitap özelinde ‘bir sanat tarihi yazmak’ı tartışalım…
14. İstanbul Bienali’ni Düşünme Biçimi Üzerine Bir Teori
14. İstanbul Bienali, ülkedeki bunca hengâme arasında başladı ve kuşkusuz kasım ayına kadar binlerce kişi tarafından izlenecek. Ancak kendini de önemseyerek teoriyi yücelten bu makalenin iddiası, söz konusu “Tuzlu Su: Düşünce Biçimleri Üzerine Bir Teori” başlıklı bu yılki bienal olduğunda bilginin özneyle nesne arasındaki aracısız ilişkiyle oluşamayacağı yönünde.
Her Tercih Diğer İhtimaller İçin Bir Dışlamadır
Üç özel koleksiyonu bir araya getiren “Her tercih diğer ihtimaller için bir dışlamadır” sergisi, 2 Ağustos’a kadar Salt Beyoğlu’nda görülebilir. Özellikle 90 sonrası güncel sanatın tarihini yazma işine girişenler için, elbette o “tercih” olgusundaki öznelliği sorgulamayı unutmadan, bu ve bunun gibi sergiler oldukça önemli.
Yazının devamı:
28 Nisan 2015 Salı
Üretirken Üretileni Yeniden Üretmek
artfulliving'de yayınlanmıştır: http://www.artfulliving.com.tr/sanat/uretirken-uretileni-yeniden-uretmek-i-1973
Kazma’nın videolarını benzersiz kılan, yaşamı üreten insan olmayı bu pencereden ve görülüyor ki artık iyice ustalaşmış bir dille sunuyor hatta sanatın alanında yeniden üretiyor oluşu. Böylece Kot Fabrikası’nda belki birkaç bininci kez neredeyse aynı pantolonu ütülerken beden hareketleri ile eşsiz bir performans gösteren işçiye ya da Otomobil Fabrikası’nda insanın yaptığı makinelerin senkronize dansına veyahut kâğıt damgalamada makineleşen Memur’un yaptığına hayran kalmamak elde değil.
“Zamancı” adlı son sergisi bir kez daha gösterdi ki Ali Kazma’nın “zaman”la kurduğu aslında bir üretim ilişkisi. Buna ister zamanı üretmek deyin, ister zamanı üretenler ile üretmek. Zaman sonlu varlığın sınırlandırılması meselesiyse, bu sınırlılığı aşabilecek, zamanı çoğaltabilecek tek şey milyarlarca farklı formuyla emek gerektiren üretimin kendisi ve Ali Kazma sinemadan devşirdiği diliyle bir varlık koşulu olarak üretime ama daha çok da üretenlere odaklanıyor. Kazma, Arter’de gerçekleşen ve 22 videosunu içeren bu çaptaki ilk sergisi “Zamancı” ile hakikaten bir dünya sanatçısı olduğunu kanıtlıyor.
Video sanatı mecrasının biricik problematiğinin, bu medium kullanılmaya başladığından beri zamanla kurulan ilişki olduğu iddia edilebilir. Bir video çalışmasının ne uzunlukta olması gerektiğinden –çünkü nesne temelli sanata minimum bir saniye ayıran izleyicinin bir video işi alımlaması için her halükarda ve daima bir saniyeden fazla zamana ihtiyaç vardır– başlaması ve bitişiyle ilgili sunuma varan sorunlar mevcuttu. Ali Kazma’nın sanat dili, saatlerce süren çekimlerin konuya uygun bir ritim ile kurgulanarak aslında zamanın yeniden üretilmesine dayanıyor. Bu hikâyedeki “Zamancı” Ali Kazma’nın kendisi oluyor.
Üretim sonsuz bir süreç, yoğunlaşma, yetenekleri zorlama sahası; Ali Kazma, 2006 tarihli Saat Ustası ya da 2008’de gerçekleştirdiği Kot Fabrikası çalışmalarıyla, –fotoğrafın dilinden söylersek– insana odaklanmak için üretimin kendisini netleme noktası olarak alıyordu. Bunun sonucunda insanın sahip olduğu farklı kapasitelerin başka başka birleşimlerini bu süreçler içinde izlemek, aslında üreten insanın kendisinin de nasıl üretildiğine tanıklık etmek anlamına geliyor. Üretim bir varlık meselesine yani hakikate dönüşüyor. Okul, hapishane, laboratuvar gibi mekânlar ya da saat tamir etmek, kot dikmek, dövme yapmak gibi eylemler… Bunların tanımını yapmaya, dokümanter bilgi vermeye niyetlenmiyor. Herkesin kendi tanımını yapabilmesi için öznel alanlar açıyor. Kazma’nın videolarını benzersiz kılan, yaşamı üreten insan olmayı bu pencereden ve görülüyor ki artık iyice ustalaşmış bir dille sunuyor hatta sanatın alanında yeniden üretiyor oluşu. Böylece Kot Fabrikası’nda belki birkaç bininci kez neredeyse aynı pantolonu ütülerken beden hareketleri ile eşsiz bir performans gösteren işçiye ya da Otomobil Fabrikası’nda insanın yaptığı makinelerin senkronize dansına veyahut kâğıt damgalamada makineleşen Memur’un yaptığına hayran kalmamak elde değil.
Sanatçı, büyük bir bütünün çok küçük bir parçasını yapmak üzerine kurulu ve yabancılaşmayı getiren üretim şeklinden zaman içinde farklı formlara vararak sanatına yeni anlam katmanları yerleştirdi. Örneğin Dans Topluluğu ile başladığı bedeni merkeze alan tarzına, New York’taki The Wooster Group’un Hamlet oyununun prova sürecini sunan Oyun ve kuklalarla yaratıcı bir filmin çekimlerine odaklanan Film çalışmalarını eklemiş. Kendini ameliyat eden cerrah ya da kendine şekil veren eşya gibi vücudunu nesne yaparak ona çok iyi şekil verebilen insanın ustalığını gösteriyor. Öte yandan sanat ile zanaatın gerilimli ilişkisine Kazma, 2013 tarihli Hat videosu ile estetize bir duyum-algı süreci yaratarak yaklaşıyor. Sanatçının diline dair bu taktik anlaşıldıktan sonra açık, net, anlaşılır görüntü ile elde edilen ve yine anlamın kolaylığının amaçlandığı bir kurgu ile oluşturulan çalışmaların pek çoğuna izleyicinin gözü, benzer bir pozitif önyargıyla yaklaşmaya başlıyor. Artık vücudunda boşluk bırakmayacak kadar yaptırılan Dövme işlemi şiirsel gelmeye, Göz ameliyatı zanaata dair ince bir işçilik gibi, Robot yapımı kuyumcu zarafeti gibi algılanmaya başlıyor. Sanatçı, izleyicisine estetik bir eşik atlatıyor.
Video sanatı mecrasının biricik problematiğinin, bu medium kullanılmaya başladığından beri zamanla kurulan ilişki olduğu iddia edilebilir. Bir video çalışmasının ne uzunlukta olması gerektiğinden –çünkü nesne temelli sanata minimum bir saniye ayıran izleyicinin bir video işi alımlaması için her halükarda ve daima bir saniyeden fazla zamana ihtiyaç vardır– başlaması ve bitişiyle ilgili sunuma varan sorunlar mevcuttu. Ali Kazma’nın sanat dili, saatlerce süren çekimlerin konuya uygun bir ritim ile kurgulanarak aslında zamanın yeniden üretilmesine dayanıyor. Bu hikâyedeki “Zamancı” Ali Kazma’nın kendisi oluyor.
Üretim sonsuz bir süreç, yoğunlaşma, yetenekleri zorlama sahası; Ali Kazma, 2006 tarihli Saat Ustası ya da 2008’de gerçekleştirdiği Kot Fabrikası çalışmalarıyla, –fotoğrafın dilinden söylersek– insana odaklanmak için üretimin kendisini netleme noktası olarak alıyordu. Bunun sonucunda insanın sahip olduğu farklı kapasitelerin başka başka birleşimlerini bu süreçler içinde izlemek, aslında üreten insanın kendisinin de nasıl üretildiğine tanıklık etmek anlamına geliyor. Üretim bir varlık meselesine yani hakikate dönüşüyor. Okul, hapishane, laboratuvar gibi mekânlar ya da saat tamir etmek, kot dikmek, dövme yapmak gibi eylemler… Bunların tanımını yapmaya, dokümanter bilgi vermeye niyetlenmiyor. Herkesin kendi tanımını yapabilmesi için öznel alanlar açıyor. Kazma’nın videolarını benzersiz kılan, yaşamı üreten insan olmayı bu pencereden ve görülüyor ki artık iyice ustalaşmış bir dille sunuyor hatta sanatın alanında yeniden üretiyor oluşu. Böylece Kot Fabrikası’nda belki birkaç bininci kez neredeyse aynı pantolonu ütülerken beden hareketleri ile eşsiz bir performans gösteren işçiye ya da Otomobil Fabrikası’nda insanın yaptığı makinelerin senkronize dansına veyahut kâğıt damgalamada makineleşen Memur’un yaptığına hayran kalmamak elde değil.
Sanatçı, büyük bir bütünün çok küçük bir parçasını yapmak üzerine kurulu ve yabancılaşmayı getiren üretim şeklinden zaman içinde farklı formlara vararak sanatına yeni anlam katmanları yerleştirdi. Örneğin Dans Topluluğu ile başladığı bedeni merkeze alan tarzına, New York’taki The Wooster Group’un Hamlet oyununun prova sürecini sunan Oyun ve kuklalarla yaratıcı bir filmin çekimlerine odaklanan Film çalışmalarını eklemiş. Kendini ameliyat eden cerrah ya da kendine şekil veren eşya gibi vücudunu nesne yaparak ona çok iyi şekil verebilen insanın ustalığını gösteriyor. Öte yandan sanat ile zanaatın gerilimli ilişkisine Kazma, 2013 tarihli Hat videosu ile estetize bir duyum-algı süreci yaratarak yaklaşıyor. Sanatçının diline dair bu taktik anlaşıldıktan sonra açık, net, anlaşılır görüntü ile elde edilen ve yine anlamın kolaylığının amaçlandığı bir kurgu ile oluşturulan çalışmaların pek çoğuna izleyicinin gözü, benzer bir pozitif önyargıyla yaklaşmaya başlıyor. Artık vücudunda boşluk bırakmayacak kadar yaptırılan Dövme işlemi şiirsel gelmeye, Göz ameliyatı zanaata dair ince bir işçilik gibi, Robot yapımı kuyumcu zarafeti gibi algılanmaya başlıyor. Sanatçı, izleyicisine estetik bir eşik atlatıyor.
“Tanıklık etmek” Kazma’nın sanatını açıklamak için önemli bir kavram. Hayata dair bir an’ı ondan koparıp sanatın alanına dahil ederken sanatçının kendisini konumlandırdığı yer stratejik öneme sahip. Çünkü en küçük bir “uzaktan bakma” tüm zemini oynatma ve çalışmayı amacından saptırma, gücünden eksiltme tehlikesini beraberinde getirmeye muktedir. Ali Kazma, gösterdiği insanlara kendisi gibi bakıyor ve insan olarak da böyle var olunabileceğine inanıyor. Kendi tabiriyle “… o fabrikanın içine girdiğim anda ben o fabrikanın içinde gerçekten var olmaya çalışıyor(um).”[1]
Serginin küratörü Emre Baykal, sanatçı ile uzun zamandır çalışıyor ve 55. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu küratörü olarak Kazma’nın Rezistans adlı projesini sunmuştu. Bu iki ismin ortak bir paydada anlaştıkları, serginin yerleşimindeki başarıdan anlaşılıyor. Çünkü Kazma videolarını farklı yerleşim kurgularıyla göstererek her defasında başka anlamların peşinden gitme cesaretine sahip ve “Zamancı”da Baykal’la birlikte bunu yine yapmış; mekânın mimari özelliklerine göre bu sergiye özgü dinamik bir diyalog kurmuş.
Video işlerin sergilenmesinde karşılaşılan ses sorunu –sesin iyi algılanamama riski, farklı videoların seslerinin karışması ve bunların önlenmesi için bulunan kulaklık çözümünün aslında izleyiciyi çalışmadan koparan iticiliği– Kazma’nın başka sergilerinde olduğu gibi bu sergide de genel sanat diline dair olumlu bir tavır halinde korunmuş. Mekânın ruhuna bakan oldukça sessiz Cezaevi çalışmasıyla, Füsun Onur’un yine Arter’de gerçekleşen Aynadan İçeri sergisinde izlediğimiz ve sanatçının koza gibi kendisini saran Ev’ine odaklanan video, Film’de fantastik bir dünya yaratılırkenki kamera arkası seslerle bütünleşiyor. Veya şaşılacak eskilikteki yüzünü apaçık gördüğümüz Galatasaray Lisesi’ni gösteren ancak akıllarda her tür travmatik okul geçmişini hatırlatan Okul’da sönmek üzere olan floresan sesi hemen yanındaki Hat’ta kargı kaleminin kâğıda sürtülmesiyle çıkan rahatsız edici ses ile bütünleşiyor. Öte yandan, çalışmaların sürelerinin farklı uzunlukta oluşu, hem görüntü hem de sesin sayısız kombinasyonunu oluşturmaya olanak tanıyor.
Videoların çoğunluğu “Engellemeler” ve “Rezistans” serilerinden seçilirken Bugün, Yokluk, Geçmiş, Yazılan gibi çalışmalar ile yanı sıra sanatçı kitabı Recto Verso da sergide yer alıyor. 22 videonun biri hariç hiçbirinde Ali Kazma’nın kendisi yok. Sadece Robot’ta, robotun gözünden birkaç saniyelik görüntü verilirken aniden Kazma’yı görüyoruz. Küratör Emre Baykal’ın katalog metninden sanatçının işlerini üretirken yalnız olmayı seçtiğini, “üretim sürecini de gereksiz her türlü fazlalıktan korumak için, sanatsal üretiminin başlangıcından bu yana, birkaç istisna dışında, çekim yaptığı mekânlara kamerasıyla tek başına girmeyi tercih etti”ğini öğreniyoruz.[2] Bu yine, sanat üretim sürecinin sanatçının gösterdiğine ne kadar dahil olduğu sonucunu işaret ediyor. Sanatçı üretim sürecinin yani sanatın zamanının da bir parçası. Dolayısıyla bu emeğin kendisi de belki bir gün bir video çalışma olarak karşımıza çıkar.
Serginin küratörü Emre Baykal, sanatçı ile uzun zamandır çalışıyor ve 55. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu küratörü olarak Kazma’nın Rezistans adlı projesini sunmuştu. Bu iki ismin ortak bir paydada anlaştıkları, serginin yerleşimindeki başarıdan anlaşılıyor. Çünkü Kazma videolarını farklı yerleşim kurgularıyla göstererek her defasında başka anlamların peşinden gitme cesaretine sahip ve “Zamancı”da Baykal’la birlikte bunu yine yapmış; mekânın mimari özelliklerine göre bu sergiye özgü dinamik bir diyalog kurmuş.
Video işlerin sergilenmesinde karşılaşılan ses sorunu –sesin iyi algılanamama riski, farklı videoların seslerinin karışması ve bunların önlenmesi için bulunan kulaklık çözümünün aslında izleyiciyi çalışmadan koparan iticiliği– Kazma’nın başka sergilerinde olduğu gibi bu sergide de genel sanat diline dair olumlu bir tavır halinde korunmuş. Mekânın ruhuna bakan oldukça sessiz Cezaevi çalışmasıyla, Füsun Onur’un yine Arter’de gerçekleşen Aynadan İçeri sergisinde izlediğimiz ve sanatçının koza gibi kendisini saran Ev’ine odaklanan video, Film’de fantastik bir dünya yaratılırkenki kamera arkası seslerle bütünleşiyor. Veya şaşılacak eskilikteki yüzünü apaçık gördüğümüz Galatasaray Lisesi’ni gösteren ancak akıllarda her tür travmatik okul geçmişini hatırlatan Okul’da sönmek üzere olan floresan sesi hemen yanındaki Hat’ta kargı kaleminin kâğıda sürtülmesiyle çıkan rahatsız edici ses ile bütünleşiyor. Öte yandan, çalışmaların sürelerinin farklı uzunlukta oluşu, hem görüntü hem de sesin sayısız kombinasyonunu oluşturmaya olanak tanıyor.
Videoların çoğunluğu “Engellemeler” ve “Rezistans” serilerinden seçilirken Bugün, Yokluk, Geçmiş, Yazılan gibi çalışmalar ile yanı sıra sanatçı kitabı Recto Verso da sergide yer alıyor. 22 videonun biri hariç hiçbirinde Ali Kazma’nın kendisi yok. Sadece Robot’ta, robotun gözünden birkaç saniyelik görüntü verilirken aniden Kazma’yı görüyoruz. Küratör Emre Baykal’ın katalog metninden sanatçının işlerini üretirken yalnız olmayı seçtiğini, “üretim sürecini de gereksiz her türlü fazlalıktan korumak için, sanatsal üretiminin başlangıcından bu yana, birkaç istisna dışında, çekim yaptığı mekânlara kamerasıyla tek başına girmeyi tercih etti”ğini öğreniyoruz.[2] Bu yine, sanat üretim sürecinin sanatçının gösterdiğine ne kadar dahil olduğu sonucunu işaret ediyor. Sanatçı üretim sürecinin yani sanatın zamanının da bir parçası. Dolayısıyla bu emeğin kendisi de belki bir gün bir video çalışma olarak karşımıza çıkar.
[1] 10.01.2010 tarihli Radikal gazetesi röportajı için sanatçıyla yapılan görüşmeden. Yayınlanan röportaj için bkz:http://www.radikal.com.tr/kultur/saatci_cerrah_dansci_ali_kazmadan_videolar-973701
[2] Emre Baykal, “Zamanın Seyri”, Zamancı sergi kataloğu, Arter, İstanbul 2015, s. 8.
Fizik Denkleminden Sanat Eylemine
artfulliving'de yayınlanmıştır: http://www.artfulliving.com.tr/sanat/fizik-denkleminden-sanat-eylemine-i-1698
Dijital imkânların ulaştığı nokta, bu medium’la üretirken onun sunduklarını dinleyip öğrenmeyi, ondan beslenmeyi, bir devinim içinde onunla birlikte dönüşmeyi getiriyor. Dalgalar sergisinde olan da bu…
Eleştiri disiplininin sağlam zemin üzerinde kurumsallaşması niyet ve çabaları, sanat hakkında dil ile kurulan yapıyı statik bir düzleme hapsetmemek, tam tersi dinamik olmak zorunda. Böylesi bir zorunluluk günümüzde yeni medya sanatının payının büyümesiyle, bu sanatı anlama ve yorumlama çabaları ekseninde her türlü manevraya da açık olmalı; sanatın kendisi zaten durağan değilken betim ile onu durağanlaştırmaya karşı bayrak açmalı. Daha söze dökmeye başlamadan değişen, dönüşen bir hız söz konusu. Dil, kendini aktarımdan kurtararak yorumlamaya gitmeli ancak epistemik bir kopuş her şeyi başlamadan bitirebilir; doğrudan fayda güdülmüyor olsa bile yazma niyetini ortaya çıkaran ilk sebepten uzaklaşılmamalı.
Konumuz bir yeni medya sergisi. O halde, yorumu özgür kılabilmek için önce konu hakkında bilgiyi vermek gerek: Serginin adı: Dalgalar / Küratör: Ebru Yetişkin / Sanatçılar: Alp Çoksoyluer, Alper Derinboğaz, Ayşe Gül Süter, Buşra Tunç, Candaş Şişman, Deniz Kader, Erdal İnci, Korhan Erel, Osman Koç, Ozan Türkkan, Refik Anadol. Mekân: Blok Art Space galeri mekânı ve hemen onun yakınındaki yeniden inşa halinde olan eski bir bina.
Yeni medya sanatı, 1990’lı yıllardan beri özellikle dijital teknolojinin gelişmesiyle yaygınlığa ulaşan bir sanat biçimi; aslında bir biçim olmaktan çok bir sanat dili. Bilim ve teknolojinin verilerinden yola çıkıp sanatın yaratıcı aklını ve sezgisel ruhunu dahil eden sanatçıların oluşturduğu bu dil, medium’u araçsallaştırarak kullanmanın ötesinde. Sanat tarihinde tekniği kullanırken her daim biçimlenen sanatçıyı tespit etmenin kendisi bile artık oldukça arkaik. Dijital imkânların ulaştığı nokta, bu medium’la üretirken onun sunduklarını dinleyip öğrenmeyi, ondan beslenmeyi, bir devinim içinde onunla birlikte dönüşmeyi getiriyor. Dalgalar sergisinde olan da bu.
Dalga, pek çok küratörlü sanat sergisinin adında olduğunun aksine burada bir metafor değil, gerçeğin kendisi. Ses, ışık, beyin dalgaları, dalgalanmalar, gelgitler; tekrarlı bir hareket, salınım… Teknolojik yeniliklerin soluduğumuz hava kadar hayatımıza dahil ettiği elektromanyetik dalgalar… Sözlükte ondan fazla tanıma sahip bir kavram dalga. Çoğunlukla bir merkezden dışarı doğru yayılmaya dair… Fizikten devralınan bir kavram ancak iletme, aktarma, yayma gibi işlevleri meseleye toplumsal düzlemi de dahil ediyor. Bir yerde söylenen ya da söylenmeyen söz, yaşanan ya da yaşanmayan olay, yapılan ya da yapılmayan hareket dalga efektiyle kişiden kişiye zincirleme etki yaratarak tüm yaşamı belirliyor, bir andaki milyarlarca hareket güncel toplumsal mutasyonu oluşturuyor. Tüm karşılıklarıyla düşünüldüğünde dalga, bir fizik terimiyken hayatın rutinine sirayet eden müthiş bir gerçeklik sembolüne dönüşüyor. Sergi, işte böylesi gerçekliği deneyimleme olanakları sunan ve Türkiye’deki yeni medya algısı düşünüldüğünde birbirinden önemli işlerden oluşuyor.
Küratör Ebru Yetişkin, Türkiye’de yeni medya sanatı üzerine kuramsal olarak da çalışan sayılı isimlerden. Sergi için kaleme aldığı metindeki şu kısım izahata gerek bırakmaz nitelikte: “Teknolojik, bilimsel, ekonomik, jeolojik, toplumsal, psikolojik ve siyasi enerji ağlarına dönüşen bedenler ve maddelerin oluşturduğu dalgalar, bugün veri yığınlarına dayalı algoritmik regülasyonun eşlik ettiği post-totaliter yönetim zihniyetinin nasıl işlediğini açığa çıkaran semptomlar sunuyor.”
Sergideki çalışmaların çoğu, izleyiciyi katılımcıya dönüştürerek bir deneyim yaşatmak şeklinde düşünülmüş. Candaş Şişman’ın ses dalgaları amaçlayarak metal yaylar ve motor sistemleriyle kurduğu interaktif enstalasyonu Re-conn-act; Erdal İnci’nin ışıklı çubukları ekranda görüntü ve sese dönüştüren ve izleyicinin bedenini performatif olarak kurgulayan Formaphone; Osman Koç’un beyin dalgalarıyla herkesin kendi film kurgusunu yaptığı çalışması Hipermevcudiyet; Ozan Türkkan’ın insan sesini ışıkla ve yankıyla karşılayan kuyusu Well; Refik Anadol ile Alper Derinboğaz’ın içine girilebilir mekânsal simülasyonu Pasaj, kesinlikle ‘yaşanması’ gereken çalışmalar. Elektronikten dijitale çoktan evrilen ve artık post-dijital aşamasına ulaşan bu dönemde sergideki işler –yine küratör metnine baktığımızda–: “ses-bedenlerin, nöron-bedenlerin, sismik-bedenlerin, kalabalık-bedenlerin, ışık-bedenlerin ve yay-bedenlerin oluşturduğu dalgaları yeniden kullanmayı, geri dönüştürmeyi, işleme ve sürece tabi tutarak başkalaştırmayı deniyor.”
Sergi için asıl mekân olarak sterillikten epey uzak, içinde inşaatın hâlâ devam ettiği dört katlı bir bina seçilmesi, pratik anlamda kurulum konusunda epey zorluklar çıkarmasına rağmen dijital dilin algılanmasında yarattığı çok katmanlı durum ile kesinlikle doğru bir tercih olmuş. Böylece, çalışmalarla birlikte mekân da bedeni uyarıcı bir unsura dönüşmüş. Üstelik Ebru Yetişkin, “enerji politikalarının güdümündeki güncel kapitalizm içinde dalgalar, enerji kaynaklarının hakim üretim hatlarıyla taşınmasını sağlıyor gibi…” diyerek enerji politikalarına dair iki önemli noktaya vurgu yapma niyetini beyan ediyor. İlki, yenilenebilir, geri dönüştürülebilir ekolojik enerjinin karşısında hayatı gasp eden, ülkeyi beton çöplüğüne dönüştüren enerji ve inşaat politikasına dair. Meselenin ikinci kısmı bizzat bireyi ilgilendiriyor. Aşırı dijitalleşme insan algısını anlık hale getirdi ve bu, her şeyden önce bilgiyle kurulan ilişkide bir tehdit unsuru oluşturuyor. Ayrıca otonom bireyler olarak üstelik çoğunlukla farkında olmaksızın hakim politik söylemlere dahil oluyor ve hatta stereotipleri yeniden yeniden üretir hale geliyoruz. Çalışmalar ve sergilenme biçimlerinden metin kurgusuna sergi, bu eksenlerde makro düzeylerle kurulan bireysel ilişkilere dönme gerekliliğini, bireyin kendisinin nasıl birer medium haline geldiğini hatırlatarak salık veriyor.
Dalgalar, Küratör Ebru Yetişkin’in Kakafoni ile başladığı bir üçlemenin ikinci ayağı. Açılışta ve sonrasında çeşitli performansların da gerçekleştirildiği sergi, kalabalık sanatçı grubunun yakaladığı ortak dil ile zaman zaman tek bir çalışma gibi algılanabiliyor; ki bu, kurumsal sponsor desteğinden yoksun serginin pek çok imkânsızlıkla başa çıkan kolektif ruhunu gözler önüne seriyor. Öte yandan, ‘dalgalar’ı sanat düzlemine taşıyan görsel-işitsel yollara metin okumaları ve kavramı mimarlık, sosyoloji, fizik, felsefe, politika ve siyaset alanında değerlendiren tartışmalar eşlik ediyor. Ayrıca sergi, üniversitelerdeki laboratuvarların bağımsız araştırmacı ve sanatçılara açılmasına önayak olmak gayretini de taşıyor. Nihayet ülke yeterli donanıma sahip haldeyken sergiden sonra yeni medya alanında çalışmak isteyenler için işlerin biraz daha kolaylaşması temennisi söz konusu.
Günümüzde modern disiplinler arasındaki ayrım muğlaklaşıyor ve disiplinlerüstülük hatta aşırılık kavramına ulaşılıyor. Hem bilim ve teknolojinin hem de sanatın yararına olabilecek bir gerçeklik var artık. Sanatın ulaştığı nokta, yepyeni, denenmemiş, araştırmaya açık pek çok ifade formu bulabiliyor oluşu; üstelik –tekrar edersek– form bizzat ifadeyi de şekillendiriyor. Dalga sergisinin kendisi formu ve ifade ettikleriyle performatif bir deneyim alanı oluşturarak kurulacak yeni dünyalar için dalga ritmini başlatıyor.
7 Ocak 2015 Çarşamba
Yapamazsa ölecekmiş gibi…
artfulliving'de yayınlanmıştır: http://www.artfulliving.com.tr/sanat/yapamazsa-olecekmis-gibi-i-1468
Şöyle diyor Semiha Berksoy: “Ben kaderimi yaşadığım haksızlıklara rağmen hep hoş karşıladım. Sanatımla baş başa mutlu oldum, çünkü beni sanattan başka hiçbir şey ilgilendirmiyordu.”1 Uzun yaşamında sanatın her türlüsünü hakkıyla yapmak için mücadele veren bu değerli sanatçı, sesi kadar güçlü resimlerinden bir seçkiyle Galerist’te.
Önce şunu kabul etmeli: Bir Semiha Berksoy eseri ya da sergisi hakkında yazmak oldukça zor. Her şeyden önce yazarın –burada ben–, yazdığı –burada Semiha Berksoy’un Galerist’teki sergisi ‘Halüsinasyon Duvarı’– ile arasına koyması gereken mesafe çok zorlayıcı. Sanat teorisinin eseri açıklarken sanatçı hayatına yaklaşma konusundaki tereddüdü rafa kalkmak zorunda. İster istemez epistomolojik bir yaklaşımdan uzaklaşmayı gerektiriyor. Berksoy’un resmi hakkındaki her metin onun kendisi hakkında olmakla sonuçlanıyor; çünkü o resimlerini tüm varlığıyla var eden bir sanatçı. Opera, tiyatro, müzik, elbette resim ve hatta edebiyat; sanatın bütün alanlarına olan aşkıyla üstelik kendisini de tüm bu sanatlarla var eden bütün bir sanatçı. Öte yandan 1910 yılında doğmuş ve Türkiye’nin herkesçe bilinen malum tarihinde kadınlığı ve sanatçılığını müthiş bir mücadele vererek yaşatmaya çalışmış biri olarak, karakteri ve yaşam öyküsüne hayran kalmamak elde değil. Dahası, 20. yüzyılda stratejik olarak kendine mit inşa eden sanatçı tipinin aksine Berksoy, farkındalıksız, kendiliğinden, öyle olduğu için öyle. Sanki yapamazsa ölecekmiş gibi sanat yapan, üreten, hayatını bu üretim macerasına vakfeden… bir sanatçı.
Benzerine az rastlanır bir karakter olarak Berksoy, sayılı eserin yer aldığı bu seçkide bile görülür biçimde yaşamın karşısına ölümü koymaz; onun için bu bir son veya yok oluş değildir; olmamalıdır. Böylesi bir sonsuzluğa ulaşma çabası, hayata sıkı sıkıya bağlanarak bu denli verimli üretmiş olmasını da açıklar. Oysa daha çocukluğunda, 8 yaşındayken annesinin kaybı üzerine ölümle gayet sert bir tanışma yaşamıştır. Sanatçının anlattıklarına göre annesi Fatma Saime Hanım hayatındaki en önemli rol modeldir. Güzelliğin, aşkın, tutkunun sembolüdür. Operaya ilk adımını da onunla atar, resmi de ondan öğrenir. 2 Sergide yer alan annesinin hayalden portresi “Annem Ud Çalarken”, kendisini annesinin rahminde otururken gösterdiği “Karanfilli Otoportre”, annesinin kolu altında ikisinin portresi “Annem ve Ben”, ölümün bitirmeye yetmediği bu ilişkinin bir ömre yayılan kanıtlarıdır. Sanatçının son yıllarındaki çalışmalarından 2002 tarihli “Anneme Otoportre”, diğerlerinden farklı olarak annesi için kendisini resmettiği bir çalışma. Tüylü şapkası ve kolyesiyle her zamanki süslü püslü halindedir ancak çıplak bedeni, kireç gibi beyaz yüzüyle bir tabutun içinde toprak altında yatar. Resim, uzun ömre sahip olmuş sanatçının öleceği ve annesine kavuşacağı günü kutlamak için yapılmış gibidir.
Hayatı boyu kalbinin bir köşesinde sakladığı Nâzım Hikmet, yine Semiha Berksoy’un ruhuyla var olduğu bu serginin dört bir yanına sinmiş. Önce kitaplarını tanıyıp ona âşık olmuş, tanıyınca dehasına hayran kalmış ayrıca pek çok kez “kâğıt rengi beyaz bir ten, mavi gözler, altın sarısı saçlar”dan söz etmiştir. 3 Sergideki 1978 yılına tarihlenen “Nazım Hikmet”, Berksoy’un birkaç Nâzım portresinden biri. Çok büyük boyutlu olmasa da tuvalin sınırlarına dayanan sarı saçlı, beyaz tenli, mavi gözlü bir baştan oluşan, bu büyük şairin aklını ve dramatik yüz ifadesiyle yüce gönlünü sezgisel olarak veren bir resim. Üzerindeki imza yerine Berksoy’un ismi ve tarihin yanı sıra “Türkiye” yazısı da dikkat çekici. O Türkiye’nin şairi ve Berksoy bunu bir kez daha dile getiriyor.
Hapishane ziyaretleri, yıllar süren mektuplaşmalar, görüşmeler sürer. Genç bir kadının varlığına nüfuz etmiştir Nâzım ve görüşmeseler bile onun başına gelenlerle adeta Berksoy’un hayatı değişir, kendi kariyerine odaklanır. Örneğin şairin evli olduğunu öğrendiğinde “Mezardan Gelen Mektup” adlı genç bir kızın sevdiği adamı beklediği sürrealist hikâyesini yazar ve kendisine de sesli okur. Sergideki aynı adlı resim ise 1972 tarihli. Hikâyeyi yazmasının, Nazım’a okumasının üzerinden yıllar geçse bile bu meseleye dönüp kafasında yeniden kurduğu, yeniden hesaplaştığını işaret eden resim, siyah zemin üzerine yeşil çizgilerle yoğun ve dokunaklı anlatıma sahip.
Sanatçının portrelerindeki deformasyon ruh halinin çizgi-renge bürünmesidir. Özellikle otoportreleri, yapıldığı anın halet-i ruhiyesini verir. “Aşk Otoportre”de bedeni olmayan küt saçlı, inci kolyeli ayakları yerden kesilmiş uçmaya hazır bir kuştur. Sanatçının anlattıklarından kendi tabiriyle büyük sesinden ötürü kendisini her zaman zümrüdüanka kuşunun yanına bir yere koyar. 4 Kuş imgesi önemlidir onun için ve yaşamı ile zümrüdüanka kuşu arasında kurduğu ilişki resimlerine da yansır. Öte yandan Berksoy bir başka otoportresinde kanı çağrıştıran kırmızı içinde ikiye bölünmüş bedeniyle karalama çizgileriyle verir kendisini.
Şöyle diyor Semiha Berksoy: “Ben kaderimi yaşadığım haksızlıklara rağmen hep hoş karşıladım. Sanatımla baş başa mutlu oldum, çünkü beni sanattan başka hiçbir şey ilgilendirmiyordu.”1 Uzun yaşamında sanatın her türlüsünü hakkıyla yapmak için mücadele veren bu değerli sanatçı, sesi kadar güçlü resimlerinden bir seçkiyle Galerist’te.
Önce şunu kabul etmeli: Bir Semiha Berksoy eseri ya da sergisi hakkında yazmak oldukça zor. Her şeyden önce yazarın –burada ben–, yazdığı –burada Semiha Berksoy’un Galerist’teki sergisi ‘Halüsinasyon Duvarı’– ile arasına koyması gereken mesafe çok zorlayıcı. Sanat teorisinin eseri açıklarken sanatçı hayatına yaklaşma konusundaki tereddüdü rafa kalkmak zorunda. İster istemez epistomolojik bir yaklaşımdan uzaklaşmayı gerektiriyor. Berksoy’un resmi hakkındaki her metin onun kendisi hakkında olmakla sonuçlanıyor; çünkü o resimlerini tüm varlığıyla var eden bir sanatçı. Opera, tiyatro, müzik, elbette resim ve hatta edebiyat; sanatın bütün alanlarına olan aşkıyla üstelik kendisini de tüm bu sanatlarla var eden bütün bir sanatçı. Öte yandan 1910 yılında doğmuş ve Türkiye’nin herkesçe bilinen malum tarihinde kadınlığı ve sanatçılığını müthiş bir mücadele vererek yaşatmaya çalışmış biri olarak, karakteri ve yaşam öyküsüne hayran kalmamak elde değil. Dahası, 20. yüzyılda stratejik olarak kendine mit inşa eden sanatçı tipinin aksine Berksoy, farkındalıksız, kendiliğinden, öyle olduğu için öyle. Sanki yapamazsa ölecekmiş gibi sanat yapan, üreten, hayatını bu üretim macerasına vakfeden… bir sanatçı.
Benzerine az rastlanır bir karakter olarak Berksoy, sayılı eserin yer aldığı bu seçkide bile görülür biçimde yaşamın karşısına ölümü koymaz; onun için bu bir son veya yok oluş değildir; olmamalıdır. Böylesi bir sonsuzluğa ulaşma çabası, hayata sıkı sıkıya bağlanarak bu denli verimli üretmiş olmasını da açıklar. Oysa daha çocukluğunda, 8 yaşındayken annesinin kaybı üzerine ölümle gayet sert bir tanışma yaşamıştır. Sanatçının anlattıklarına göre annesi Fatma Saime Hanım hayatındaki en önemli rol modeldir. Güzelliğin, aşkın, tutkunun sembolüdür. Operaya ilk adımını da onunla atar, resmi de ondan öğrenir. 2 Sergide yer alan annesinin hayalden portresi “Annem Ud Çalarken”, kendisini annesinin rahminde otururken gösterdiği “Karanfilli Otoportre”, annesinin kolu altında ikisinin portresi “Annem ve Ben”, ölümün bitirmeye yetmediği bu ilişkinin bir ömre yayılan kanıtlarıdır. Sanatçının son yıllarındaki çalışmalarından 2002 tarihli “Anneme Otoportre”, diğerlerinden farklı olarak annesi için kendisini resmettiği bir çalışma. Tüylü şapkası ve kolyesiyle her zamanki süslü püslü halindedir ancak çıplak bedeni, kireç gibi beyaz yüzüyle bir tabutun içinde toprak altında yatar. Resim, uzun ömre sahip olmuş sanatçının öleceği ve annesine kavuşacağı günü kutlamak için yapılmış gibidir.
Hayatı boyu kalbinin bir köşesinde sakladığı Nâzım Hikmet, yine Semiha Berksoy’un ruhuyla var olduğu bu serginin dört bir yanına sinmiş. Önce kitaplarını tanıyıp ona âşık olmuş, tanıyınca dehasına hayran kalmış ayrıca pek çok kez “kâğıt rengi beyaz bir ten, mavi gözler, altın sarısı saçlar”dan söz etmiştir. 3 Sergideki 1978 yılına tarihlenen “Nazım Hikmet”, Berksoy’un birkaç Nâzım portresinden biri. Çok büyük boyutlu olmasa da tuvalin sınırlarına dayanan sarı saçlı, beyaz tenli, mavi gözlü bir baştan oluşan, bu büyük şairin aklını ve dramatik yüz ifadesiyle yüce gönlünü sezgisel olarak veren bir resim. Üzerindeki imza yerine Berksoy’un ismi ve tarihin yanı sıra “Türkiye” yazısı da dikkat çekici. O Türkiye’nin şairi ve Berksoy bunu bir kez daha dile getiriyor.
Hapishane ziyaretleri, yıllar süren mektuplaşmalar, görüşmeler sürer. Genç bir kadının varlığına nüfuz etmiştir Nâzım ve görüşmeseler bile onun başına gelenlerle adeta Berksoy’un hayatı değişir, kendi kariyerine odaklanır. Örneğin şairin evli olduğunu öğrendiğinde “Mezardan Gelen Mektup” adlı genç bir kızın sevdiği adamı beklediği sürrealist hikâyesini yazar ve kendisine de sesli okur. Sergideki aynı adlı resim ise 1972 tarihli. Hikâyeyi yazmasının, Nazım’a okumasının üzerinden yıllar geçse bile bu meseleye dönüp kafasında yeniden kurduğu, yeniden hesaplaştığını işaret eden resim, siyah zemin üzerine yeşil çizgilerle yoğun ve dokunaklı anlatıma sahip.
Sanatçının portrelerindeki deformasyon ruh halinin çizgi-renge bürünmesidir. Özellikle otoportreleri, yapıldığı anın halet-i ruhiyesini verir. “Aşk Otoportre”de bedeni olmayan küt saçlı, inci kolyeli ayakları yerden kesilmiş uçmaya hazır bir kuştur. Sanatçının anlattıklarından kendi tabiriyle büyük sesinden ötürü kendisini her zaman zümrüdüanka kuşunun yanına bir yere koyar. 4 Kuş imgesi önemlidir onun için ve yaşamı ile zümrüdüanka kuşu arasında kurduğu ilişki resimlerine da yansır. Öte yandan Berksoy bir başka otoportresinde kanı çağrıştıran kırmızı içinde ikiye bölünmüş bedeniyle karalama çizgileriyle verir kendisini.
Veya 1969 tarihli “Gülen Otoportre” ve “Gören Otoportre” bu resim türünün özelliklerine daha çok yaklaşır. Sergide portreleri önce çıkan sanatçının diğer çalışmaları da yaşama dair her türlü hissin ekspresif yansımaları; otobiyografik dönem resimleri… Örneğin çarşaf üstüne gerçekleştirdiği resmi “Anka Kuşu” hem bir hikâyeye sahiptir hem de otoportre niteliğinde görülebilir. Büyük boyutlu zemin üzerinde parça parça resmin-desenin yanına-altına-üstüne yazıyı dâhil etmiştir. “Semiha bir ocakta kendini yakar. Küllerinden tekrar dirilir…” Ortada bir anlatı vardır ancak sanatçı anlaşılma kaygısı gütmemiş gibidir. Kelimeler birbirine girer, okunamaz, sonlanmaz…
Resimlerin yanı sıra video, kişisel obje ve belgelerin yer aldığı sergi, yerleştirilmesi itibariyle de başarılı. Berksoy resim yaparken malzeme tercihinde seçici davranmamış, çarşaf, buzdolabı kapağı gibi sanki eline ne geçirdiyse onun üzerine resim yapmış. Resmini kurarken seçtiği renkte, kompozisyon oluşturmada da formel gerekleri umursamaz. Sanatçı vermek istediği duyguyu verir ve eser o noktada biter. Dolayısıyla Semiha Berksoy resminde boyanmamış, beyaz geniş alanlar çokça görülür. Bazı resimler iki renge hatta siyah ve başka bir renk ile kontur çizgilerine indirgenmiştir. Bu özellikleriyle resimlerin mekânda sunumu kolaylıkla algı sorunu yaratabilir. Ancak ‘Halüsinasyon Duvarı’ sergisinde bu yaşanmamış; eserler incelikli bir sunumla Galerist’in karakteristik mekânının gerisinde kalmamış. Hatta bazı renklendirilmiş duvarlar, hem eseri algılamaya yardım etmiş hem de serginin genel atmosferine katkıda bulunmuş. Sergideki tek video çalışması “Bir Rüyanın Ardından Nâzım’la Konuşma”, önce tüm mekâna yayılan ancak ezici kılınmayan sesle dikkat çeker. M.Melih Güneş’in 2001 tarihli video çalışmasında Nâzım Hikmet’in “Bu Bir Rüyadır” operetinin kulisinde ve sahnesinde kameraya bakarak karşısında Nâzım varmış gibi konuşan, şarkılar söyleyen bir Semiha Berksoy görülür. Mimikleriyle, jestleriyle, oynamadan, bizatihi kendisi olarak. Rüyasında onu görmüştür ve anlatır: “… o kadar mesudum ki meğer yaşıyormuşsun…” “senin güzelliğini, yüksek şairliğini, benim de sesimi kıskandılar…” “seni seviyorum…”
Sergi ‘Halüsinasyon Duvarı’ adını, sanatçının sevdiklerini odasının duvarında gördüğünü söylemesinden almış. Galerist ve Semiha Berksoy Vakfı’nın işbirliğiyle düzenlenen serginin küratörü/düzenleyeni olarak özel bir isim belirtilmemiş. Bu da eser seçimlerinin kim tarafından, nasıl ve neye göre yapıldığı, düzenlemenin kurgusu vb. yönündeki soruları ilk etapta yanıtsız bırakıyor. Galerinin perde arkasındaki ekibine dikkat çekiyor. Öte yandan sergiyle görünür olan vakıf ve Galerist işbirliğinin amaçlarından biri, “Berksoy’un eserlerinin Türkiye ve dünyada tanıtımının yanı sıra, çalışmaları vakıf tarafından beş sene önce başlatılan, Semiha Berksoy Müzesi’nin kurulması için destek sağlamayı hedefler” şeklinde açıklanmış.
İlk derslerini annesinden alan, bir gün kolunun altındaki resimleriyle Akademi’ye gidip Namık İsmail Bey’in önüne koyan ve onun tarafından atölyesine kabul edilen, bu yıllarda önlenemez enerjisi ve merakıyla seramik atölyesinde de çalışan Berksoy, en büyük uğraşısını opera için verse de uzun yaşamı boyu her alanda yaratma arzusu taşar ve resmi onun için vazgeçilmez kılar. 1995’te hayatına dair her objeyi kendisinden bir parça olarak yerleştirdiği müthiş “Oda”sını düzenlemeye başlayan sanatçı için Kutluğ Ataman’ın “semiha b. unplugged” videosu hem Türkiye’de adeta değerinin takdir edilmesi hem de dünya çapında görünürlüğünün artması bakımından bir dönüm noktası kabul edilebilir. Sergi vesilesiyle sayılı eserini görme şansı bulduğumuz sanatçının adına açılacak müze hayatının ayrıntılı dökümüne ve hem kendisinin hem de kendisini konu edinen tüm çalışmalara yer verecek mi bilinmez ama sanatçı özelinde de Türkiye’de sanatçı müzelerinin çoğalması adına da Semiha Berksoy müzesini heyecanla bekliyoruz.
1 Ateş Kuşu Semiha Berksoy, ed. Dikmen Gürün, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2010, s. 29.
2 age, s. 16.
3 age, s. 38.
4 age, s. 27.
Resimlerin yanı sıra video, kişisel obje ve belgelerin yer aldığı sergi, yerleştirilmesi itibariyle de başarılı. Berksoy resim yaparken malzeme tercihinde seçici davranmamış, çarşaf, buzdolabı kapağı gibi sanki eline ne geçirdiyse onun üzerine resim yapmış. Resmini kurarken seçtiği renkte, kompozisyon oluşturmada da formel gerekleri umursamaz. Sanatçı vermek istediği duyguyu verir ve eser o noktada biter. Dolayısıyla Semiha Berksoy resminde boyanmamış, beyaz geniş alanlar çokça görülür. Bazı resimler iki renge hatta siyah ve başka bir renk ile kontur çizgilerine indirgenmiştir. Bu özellikleriyle resimlerin mekânda sunumu kolaylıkla algı sorunu yaratabilir. Ancak ‘Halüsinasyon Duvarı’ sergisinde bu yaşanmamış; eserler incelikli bir sunumla Galerist’in karakteristik mekânının gerisinde kalmamış. Hatta bazı renklendirilmiş duvarlar, hem eseri algılamaya yardım etmiş hem de serginin genel atmosferine katkıda bulunmuş. Sergideki tek video çalışması “Bir Rüyanın Ardından Nâzım’la Konuşma”, önce tüm mekâna yayılan ancak ezici kılınmayan sesle dikkat çeker. M.Melih Güneş’in 2001 tarihli video çalışmasında Nâzım Hikmet’in “Bu Bir Rüyadır” operetinin kulisinde ve sahnesinde kameraya bakarak karşısında Nâzım varmış gibi konuşan, şarkılar söyleyen bir Semiha Berksoy görülür. Mimikleriyle, jestleriyle, oynamadan, bizatihi kendisi olarak. Rüyasında onu görmüştür ve anlatır: “… o kadar mesudum ki meğer yaşıyormuşsun…” “senin güzelliğini, yüksek şairliğini, benim de sesimi kıskandılar…” “seni seviyorum…”
Sergi ‘Halüsinasyon Duvarı’ adını, sanatçının sevdiklerini odasının duvarında gördüğünü söylemesinden almış. Galerist ve Semiha Berksoy Vakfı’nın işbirliğiyle düzenlenen serginin küratörü/düzenleyeni olarak özel bir isim belirtilmemiş. Bu da eser seçimlerinin kim tarafından, nasıl ve neye göre yapıldığı, düzenlemenin kurgusu vb. yönündeki soruları ilk etapta yanıtsız bırakıyor. Galerinin perde arkasındaki ekibine dikkat çekiyor. Öte yandan sergiyle görünür olan vakıf ve Galerist işbirliğinin amaçlarından biri, “Berksoy’un eserlerinin Türkiye ve dünyada tanıtımının yanı sıra, çalışmaları vakıf tarafından beş sene önce başlatılan, Semiha Berksoy Müzesi’nin kurulması için destek sağlamayı hedefler” şeklinde açıklanmış.
İlk derslerini annesinden alan, bir gün kolunun altındaki resimleriyle Akademi’ye gidip Namık İsmail Bey’in önüne koyan ve onun tarafından atölyesine kabul edilen, bu yıllarda önlenemez enerjisi ve merakıyla seramik atölyesinde de çalışan Berksoy, en büyük uğraşısını opera için verse de uzun yaşamı boyu her alanda yaratma arzusu taşar ve resmi onun için vazgeçilmez kılar. 1995’te hayatına dair her objeyi kendisinden bir parça olarak yerleştirdiği müthiş “Oda”sını düzenlemeye başlayan sanatçı için Kutluğ Ataman’ın “semiha b. unplugged” videosu hem Türkiye’de adeta değerinin takdir edilmesi hem de dünya çapında görünürlüğünün artması bakımından bir dönüm noktası kabul edilebilir. Sergi vesilesiyle sayılı eserini görme şansı bulduğumuz sanatçının adına açılacak müze hayatının ayrıntılı dökümüne ve hem kendisinin hem de kendisini konu edinen tüm çalışmalara yer verecek mi bilinmez ama sanatçı özelinde de Türkiye’de sanatçı müzelerinin çoğalması adına da Semiha Berksoy müzesini heyecanla bekliyoruz.
1 Ateş Kuşu Semiha Berksoy, ed. Dikmen Gürün, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2010, s. 29.
2 age, s. 16.
3 age, s. 38.
4 age, s. 27.
18 Aralık 2014 Perşembe
CI hakkında bir değerlendirme
Dokuzuncusu henüz tamamlanan Contemporary İstanbul Sanat Fuarı’nda iki temel sanat üretimi göze çarpıyordu: Genç İngiliz Sanatçıların Amerika’dan devşirip yeniden yorumlayarak çağdaş sanatın karakterini belirlediği, şaşırtmayı amaçlayan keskin dile sahip plastik üretim ile fotoğraf medyumu temelli, bundan bazen başka bir medyumla, bazen de fotoğrafın gereği olan temsil niteliklerini bozarak uzaklaşmaya uğraşan foto-manipülatif dil… Peki o halde “the medium is the message” mı oldu hakikaten?
yazının tamamı: http://www.artfulliving.com.tr/sanat/ci-hakkinda-bir-degerlendirme-i-1438
yazının tamamı: http://www.artfulliving.com.tr/sanat/ci-hakkinda-bir-degerlendirme-i-1438
Sanat ile Hayatın Muzipçe Giriftliğinde İsmail Saray’dan Sevgilerle
Sanat nesnesini yadsıyan bir kavram sanatçısı olarak İsmail Saray, üretirken bunun karşısında ise adeta kendi yaşam öyküsünü, kendi varlığını sanat olarak sunuyor. Estetik kaygıların ötesinde duran sanatçının söylemi, politik duruşu, hak mücadelesi sanat eylemi haline geliyor. Salt Galata’da 13 Eylül-2 Kasım tarihleri arasında gerçekleşen sergi, çağdaş Türkiye sanatının da izdüşümü niteliğindeydi.
yazının tamamı: http://www.artfulliving.com.tr/sanat/sanat-ile-hayatin-giriftligindeismail-saraydan-sevgilerle-i-1278
yazının tamamı: http://www.artfulliving.com.tr/sanat/sanat-ile-hayatin-giriftligindeismail-saraydan-sevgilerle-i-1278
19 Eylül 2014 Cuma
Dijital sanat çağında medyumların demokrasisi
"Dijital medyumların öneminin günbegün arttığı bir dünyanın sanatı için nesneyi kaybetmemeye çalışmak, belki 20. yüzyılda sanatı nesnesizleştirmeye çalışan avangard sanat üreticilerinin çabalarının tam tersi gibi görünüyor olsa da aslında değil."
Yazının tamamı Artful Living'de okunabilir:
http://www.artfulliving.com.tr/sanat/dijital-sanat-caginda-medyumlarin-demokrasisi-i-172
Yazının tamamı Artful Living'de okunabilir:
http://www.artfulliving.com.tr/sanat/dijital-sanat-caginda-medyumlarin-demokrasisi-i-172
8 Eylül 2014 Pazartesi
İstanbul Resim Heykel Müzesi’ne Doğru Adım Adım
Gençsanat dergisi, Mart 2014.
Yıllardır
ne oldu, ne olacak, nasıl olacak sorularıyla zihinlerimizin bir köşesinde
duran, akıbetini endişeyle beklediğimiz İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin yeni
haline dair ilk somut adım atıldı ve “Elvah-ı Nakşiye’den Günümüze MSGSÜ Resim
ve Heykel Müzesi Koleksiyonlarından Seçkiler” adıyla bir sergi açıldı.
Dolmabahçe
Sarayı’nın Veliaht Dairesi çoktan boşaltılmış, eserler 5 No’lu Antrepo’ya
götürülmüş ve burada bir inşa çalışması başlamıştı ama pek çoğumuz müzenin
tarihindeki bu en büyük yenileme sürecinin ne aşamada olduğundan yeterince haberdar
değildik. Sanat tarihçileri, eleştirmenler ve gazeteciler olarak sorularımıza
net yanıtlar alamıyorduk. Müze hakkında en yetkili sözün sahibi MSGSÜ Rektörü
Yalçın Karayağız, “meraklanmayın” minvalinde açıklamalar yapıyordu. Nihayetinde
bir seçki sergisi, büyük inşaatı halen devam eden müzenin cadde üzerinde açılan
geçici salonlarında yer aldı. Henüz iki
küçük salonda da olsa, Türk resminin onlarca büyük ustası, çok eski, çok
özlenen bir tanıdıkla ansızın karşılaşmış gibi bir heyecana yol açıyor.
Malum
olduğu üzere, uzunca bir zamandır aslında “müze” kurumunun kendisi başlı başına
bir tartışma konusu. Tüm dünyada sanatın 20. yüzyıl ve sonrasındaki ontolojik
değişimiyle koşut bir müze yapılanmasının izinin sürüldüğü daimi süreçteyiz.
Ancak Türkiye’de bu tartışmalar hep teorik düzeyde kaldı, çünkü -yine bilindiği
üzere- modern ve postmodern dönemlere dair müze-sergi kurumu sayısı, iki elin
parmaklarını geçmeyecek kadar. Bu durumda da tüm negatif yüklemelerle birlikte
müzelere ihtiyacımız gün gibi yüzeye çıkıyor.
Bu
ülkede zihinlerimiz belirli periyodlar halinde -kelimenin tam anlamıyla-
formatlanarak toplumsal bellekten yoksun bir karaktere bürünmüş yıllardır. Çünkü
bellek bir güç, bir iktidar alanıdır ve iktidarlar hep bunun farkında olmuş. Ancak,
tarihi manipüle etmeye muktedir her erkin karşısında alınacak en yerinde tavır
unutmamak, hatırlamak, gereken önemi ve ilgiyi inadına vermektir; bellek
hatırlama ile yapılanır. Her hatırlama ise geçmişi yeniden yorumlamak, inşa
etmek, yeniden anlamlandırmak demektir. İşte bu noktada, müze olgusunun
tartışmalı karakterini paranteze alarak belirtmek gerekir ki sanat tarihinin en
birincil görevi, sanatsal anlamda toplumsal belleği zinde tutmaktır ve bu
açıdan sanat tarihimizin adeta kilit taşı olan İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin
önemi tartışmasızdır.
Tarihin müzesi – Müzenin tarihi
Batılılaşma
hareketlerinin önem kazandığı 18. yüzyıl, Avrupa’da çağdaş anlamda müzelerin de
açıldığı dönem. Fransız Aydınlanmasını esas alan Osmanlı’nın Batılılaşma
çabalarıyla toplumumuzda bir müzeye ihtiyaç duyulması ise 1883 yılında Açılan
Sanayi-i Nefise Mektebi’nden sonraya; 20. yüzyılın başına denk geliyor. Osmanlı
Meclis-i Mebusan”ı, öncelikle Batılı resim sanatının büyük ustalarına ait
eserlerin satın alınması ve Müze-i Hümayun’da sergilenmesi için bir müze
bütçesi oluşturur ve 1910-14 yılları arasında her yıl biner lira ödenek koyar.
Ancak elbette zor dönemler yaşanmaktadır ve bu ödenekte kısıtlamaya gidilir, zaman
içinde müzenin diğer ödenekleriyle birleştirilir. Sergilenecek bir koleksiyon
oluşturmak için Avrupalı büyük ustalarının eserlerinin alınmasına yeterli para
sağlanamayınca kopyalar yaptırılır; Türk ressamlardan da eser alınır ve işte böylece
“Elvah-ı Nakşiye” koleksiyonu oluşturulur. Takip eden yıllarda Osman Hamdi Bey ve
kardeşi Halil Edhem Bey’in çabaları sonucu 1917’de “Âsâr-ı Nakşîye ”
adıyla sergileme yapılır. Ancak savaş zamanı çağdaş bir müzecilik yapılması mümkün değildir ve müzecilik
mirası bu yarım haliyle yeni kurulan Cumhuriyet’e devredilir.
Cumhuriyet’in
ilanının ardından yapılan devrimlerle modern müze ihtiyacı artık belirgin
biçimde ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda sanat tarihçisi Burhan Toprak, 28
Ağustos 1936’da Yarım Asırlık Resim ve Heykel Sergisi’ni düzenler. Bu sergi,
Osmanlı-Türk resim sanatının ilk sanat tarihsel sınıflandırmasının yapılması
açısından önemlidir ve bir müze kurma mantığıyla eserler bir araya
getirilmiştir. Apar topar da olsa, Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi’nin
Atatürk’ün emriyle dönüştürülerek İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin açılması, 20
Eylül 1937 tarihine denk düşer. Yeni bir bina yapılmasının beklenmemesinden,
acele edildiği sonucu çıkarılabilir. Atatürk’ün 1936 yılında gezip gördüğü
Yarım Asırlık Resim ve Heykel Sergisi’nden sonra müzenin açılmasına karar
verdiği de iddialar arasındadır.[1]
Nihayetinde modern Türk sanatının ilk müzesi kurulmuş olur.
Koleksiyondan seçmek – Koleksiyon
sergilemek
“Elvah-ı
Nakşiye’den Günümüze MSGSÜ Resim ve Heykel Müzesi Koleksiyonlarından Seçkiler”
sergisinde kült yapıtların yanısıra daha az görülmüş yapıtlar da dikkat
çekiyor. Ancak ağırlık yine de müze fikrini güçlendiren Halife Abdülmecit’in
“Haremde Beethoven”ı ya da Osman Hamdi Bey’in “Mimozalı Kadın”ı gibi popüler
baş yapıtlarda. Öte yandan hepsi çok sıkışık halde, dar salonlar ile mekânı
daha da daraltan koridorlar izlemeyi, resimleri algılamayı ve doğru
değerlendirmeyi daha da zorlaştırır bir yerleştirmeye yol açmış. Tüm bunlar ise
–özellikle Ankara Resim Heykel Müzesi’nde yaşananlardan sonra– eserlerin
güvenli ve uygun koşullarda saklandığı, müzecilik disiplini adına doğru bir
projenin yürütüldüğüne dikkat çekmek şeklinde özetlenebilecek serginin yapılma
niyetini gözler önüne seriyor. Banka kasasına aitmiş gibi duran kapılar,
eserlerin önünde devam eden bir güvenlik çizgisi, en ufak ihlalde alarmları
çaldıran manyetik alan ve hemen ikaz eden güvenlik görevlileri ise, yıllardır merak
edilen güvenliğe dair sorulara abartılı bir cevap niteliğinde. Ancak
olumsuzlukları görmek yerine tüm bunların böyle bir sergi için affedilir
kusurlar olduklarını kabul etmek gerekir.
Muhafaza etme gereği
Kronik
olarak olumsuzlamaktan kaçınarak yapıcı tavır almak, konu Resim Heykel Müzesi
olduğunda özellikle elzem duruyor. Ancak yine de birkaç noktayı tartışmakta
yarar var. Bunlardan biri müzenin ismi. Sergi için basılan katalogda ya da tüm
açıklamalarda müzenin ismi “MSGSÜ Resim ve Heykel Müzesi / (ICAM)” olarak
geçiyor. Antrepo binasının yenileme çalışmaları başladığında, binanın yan
cephesine “Çağdaş Sanatlar Müzesi” ibaresi asılmıştı. Keza gazetelerde de
müzenin isminin “İstanbul Antrepo 5 Çağdaş Sanatlar Müzesi”[2] olacağı
şeklinde haberler yer almıştı. Bir türlü bitmeyen restorasyon, Cumhurbaşkanının
bir anda aldığı taşınma kararıyla sonuçlanınca ortada siyasi bir karar mı var
tartışmaları da başlamıştı. Öyle ya da değil! Önemli olan, bir kurum ile bir
tarihe sahip çıkarken, toplumsal belleğin mekânı müzenin de belleğine sahip
çıkmak olmalı. Müzenin 8 bini aşan eser koleksiyonunda sadece resim ve heykelin
olmadığını, 1960’lardan itibaren yeni arayışlar ile birlikte ortaya konan
farklı malzeme ve tarzdaki eserlerin de olduğunu biliyoruz. Ancak modern ve
çağdaş kavramlarının birbirinin yerine hunharca kullanılmaması gerektiği
rezerviyle birlikte, bir geleneğe sahip çıkmak adına da isim değişikliği
yapılmadan önce bir kez daha durup düşünülmeli. Müzenin adı, içeride giriş
kısmına asılan eski küçük mermer levha ile nostaljik kalmamalı. Tüm ülke bir
şantiye alanına dönmüşken bazı şeyleri muhafaza etmek gerekliliğinin her
fırsatta altı çizilmeli. Aynı şeyi mekân için de söyleyebiliriz. Dilerdik ki Batılılaşma hareketinin
simgelerinden Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht dairesi kalsın, hakkıyla restore edilerek
korunsun; koleksiyonun en değerli parçaları orada yer almaya devam etsin.
Akıllara hemen şu gelebilir: müzenin açık olduğu yıllar boyunca ıssızlığından,
kimsenin gezmediğinden şikâyet edilirdi. Ancak bunun yönetimle-işleyişle ilgili
bir kusurdan kaynaklandığını, ayrıca günümüz Türkiye’sinde sanatın örneğin bir
on yıl öncekiyle kıyaslanamayacak boyutlarda olduğunu da hatırlamak gerek. Öte
yandan, isim değişikliği ile amaçlanan, örneğin sürekli yeni alımların
yapılacağı, daimi sergiler ile geçici sergilerin organize edileceği yani kurumsal
olarak da yenilikçi işleyişe sahip bir müzeye mi tekabül ediyor bilemiyoruz.
İki
sergi salonunun alt katında mimar Emre Arolat’ın imzasını taşıyan müze binası
hakkında maketler, gösterişli simülasyonlar mevcut. Anlaşıldığı kadarıyla
Antrepo binasının depo ruhunu anımsatan bir çağdaş tasarım uygulanıyor. Arolat
ile birlikte yenileme çalışmasına emek veren herkesin İRHM ruhunu anladığına,
doğru yorumlayacağına güvenmek ve beklemekten başka elden bir şey gelmiyor.
20 Ağustos 2014 Çarşamba
21 Temmuz 2014 Pazartesi
24 Haziran 2014 Salı
19 Temmuz 2013 Cuma
Empresyonistler
Diana Newall
İş Bankası Kültür Yayınları / Ayrıntıda Sanat Dizisi
Çeviri: Elif Dastarlı
Ayrıntıda Sanat: Empresyonistler, Empresyonist hareketin önde gelen sanatçılarının çalışmalarına detayları, stil ve teknikleriyle yakından odaklanan, döneme dair eşsiz bir çalışma. Sayfalarında kesimli pencerelerin kullanıldığı kitapta okur, Degas'nın Dans Sınıfı ve Renior'nın Sandalda Öğle Yemeği'ni de içeren en önemli yirmi başyapıtı farklı bakış açılarından keşfetmeye ve onlara hayran olmaya davet ediliyor.
Her çalışmanın kaliteli röprodüksiyonuna, dönemi ve üslubunu yansıtan bir zaman çizelgesi eşlik ediyor.
Kitap Monet, Pissarro, Renoir ve Degas gibi sanatçıların yeni ufuklar açan çalışmalarının bir analizi üzerinden tarihin ve gelişen hareketin izini sürüyor.
Rönesans
Jeannie Labno
İş Bankası Kültür Yayınları / Ayrıntıda Sanat Dizisi
Çeviri: Elif Dastarlı
Ayrıntıda Sanat: Rönesans kitabı, sayfalardaki yenilikçi tarzda kesimli pencereler ile dönemin büyük sanatçılarının teknikleri ve desenlerine odaklanıyor. Rönesans'ın ilk büyük sanatçısı Giotto'yla başlayan kitap, Van der Weyden, Dürer, Botticelli ve Michelangelo gibi diğer önemli ustaların yeni ufuklar açan çalışmalarını analiz ederek, tarihteki gelişmelerin ve ilerlemelerin izinden gidiyor. Kitapta Dr. Jeannie Labno'nun, Rönesans'a dair kayda değer bir bakış açısıyla incelediği yirmi eserden oluşan seçkisi yer alıyor. Her biri kompozisyon, renk, teknik gibi açılardan tarihsel bağlamda yapılan tartışmalar ve ortaya konan tezler ile önem kazanıyor. Bu çalışmasıyla Labno, Masaccio'nun perspektife odaklandığı bir çalışmasından, Leonardo da Vinci'nin sfumato ile gerçekleştirdiği devrime kadar, Rönesans'ın karakteristik üsluplarını ve eserlerini daha önce hiç yapılmayan bir şekilde görünür kılıyor.
5 Haziran 2013 Çarşamba
14 Mayıs 2013 Salı
Bıçak Sırtındaki Sanat Eleştirisini Yeniden Düşünmek
Gençsanat dergisi Şubat 2013 tarihli sayısından.
Ağırlıklı olarak
sanat piyasası üzerine yazan Sarah Thornton bir süreliğine yazmaya ara
verdiğini duyurdu. Manifester bir metin yayınladı ve ortamın yüzlerce kirli
yüzünün sadece on tanesini kendince ifşa ederek ortalığı ayağa kaldırdı. Üzerine
ABD’li sanat eleştirmeni Dave Hickey’nin, eleştirmenin işinin artık zengin
insanlara şef garsonluk yapmaktan ibaret olduğu iddiasıyla emekliliğe ayrılması
haberi geldi ve akabinde dünyada pek çok yayın sanat eleştirisinin krizi
üzerine yazılar yayımlamaya başladı. Bu olaylar, Türkiye’de önceki onyıllarda
farklı bağlamlarda -örneğin 80’ler ve 90’larda çağdaş sanat eleştirisinin nasıl
bir dil içinden kurgulanacağı gibi- tartışılan
eleştiri ve eleştirmenlik meselesinin bu kez piyasa ile ilişkisi doğrultusunda
yeniden gündeme gelmesine yol açtı. Bir gazete birkaç yıllık kış uykusundan
uyandı ve son yıllardaki popülist yayıncılığının özrünü diler gibi sanat
eleştirisinin eleştirisini haber yaptı, arka arkaya yazılar yayınladı; sosyal
medyada gündem yarattı; kendi sanatı-galerisi-sergisi hakkında yeterince
yazılmadığı için eleştiriyi-eleştirmeni reddeden, Thornton'un açıklamalarını
böylesi kadük bir niyetle ve zevkle paylaşan insanlar oldu, adının önüne farklı
titrler ekleyen pek çokları bir yolunu bulup yorum yaptı, kimi “şef garsonlar”
günah çıkarmaya başladı; galeriler konferanslar düzenledi; konunun aynı
tarihlerde gerçekleşen AICA panellerine1 denk gelmesi, tartışmaların
iyice ateşlenmesine yol açtı. Mesele farklı yönleriyle tartışıldı. Ancak iliklerimize
işlemiş yargısız infazla linçe eğilimli ağır kültür yine refleksini gösterdi ve
çağdaş sanatın eleştirisi ile eleştirmenliğin bittiği, tükendiği sonucuna
varıldı. Bu gayya kuyusunda eleştirmen, büyük kurumların desteklediği sanatı
savunarak kapitalin ekmeğine yağ sürmekten, hep aynı çevrenin sanatçılarını
yazarak objektif davranmadığına kadar varan suçlamalarla karşı karşıya kaldı.
Özellikle Thornton’un
sanat piyasası hakkında yazmaktan vazgeçmesinin Türkiye’de eleştiri ve
eleştirmenlik meselelerine tartışma zemini oluşturması, daha derindeki probleme
götürüyor bizi. Denebilir ki piyasa hakkında yazmış olmak, bu coğrafyada sanat eleştirisi
ile eşdeğer görülüyor. Şu da bir gerçek; çoğunluğun “sanat yazarı” ya da “sanat
eleştirmeni” denen kişiden anladığı, basın bülteni yazan iletişimciden ya da bu
bültenden haber derleyen gazeticiden farksız. Bu meselenin tek faili sahiden
eleştirmen mi? Amacımız “gerçek eleştirmen”in tanımını yapmak vb. elbette
olamaz. Buna kalkışacak bir merci ve hatta böyle bir tanım da olamaz. Öte
yandan Kantçı, rasyonalist bir eleştiri geleneğinin dönüşerek bugüne geldiği noktada
meselenin farklı boyutlarına, tabiri caizse “içeriden” bir bakış atmak gerek.
Walter Benjamin,
sanat eseri belli bir zamanda belli bir yerde olan bir kimse ile dinamik ve
diyalektik bir ilişki içine girinceye yani yorumlanıncaya kadar “ölü bir madde”
olarak kalmaya ya da “salt estetik” olmaya mahkûmdur der.2 20.
yüzyılda sanat ve eleştirinin bıçak sırtı ilişkisi pek çok farklı biçime
büründü. Kimi zaman eleştirmenin rolünü benimseyen sanat eleştiriyi reddetti,
kimi zaman eleştiri sanatı kınadı. Klişe gibi gelebilecek bir tarifle,
birbirini değiştirip dönüştürerek ve inatla birbirine muhtaç iki dinamik oldu sanat
ve eleştiri. Türkiye’de ise farklı dönemlerde gerek figür-soyut, gerek
yerellik-evrensellik, gerekse avangard çıkışlarla birlikte yapılan tartışmalar
ekseninde sanat eleştirisi süregeldi. Hayli dinamik sanat, onu gören, söz
söyleyen, göklere çıkaran, yerlere vuran dilin performatif sınırları dahilinde
başkalaşımını sürdürdü; analiz yerine söylemi öne çıkaran bir biçim doğdu. Ali
Akay’ın dediği gibi, “Yazar, eleştiri yapan, yani yargılayan değil; dili
sorgulayan, dile sorular soran bir tavır takınmaya başladı.”3
Türkiye’de
–tıpkı dünyada olduğu gibi– sanat ortamı galericisi, müzayedecisi, sanat kurumu
yöneticisi, gazetecisi, halkla ilişkilercisi vd. farklı konumlardaki aktörlerin
manipülasyonlarından etkilenirken, sanat eleştirisi de bu ortama hizmet etmeye
koşullanmakla suçlanıyor. Thornton’un şikâyetlerinin etrafında döndüğü asıl
problem bu. Sanat, nihayetinde ekonomik dinamikler doğrultusunda belirleniyor
ve günah çıkarırsak bunda eleştirmenin de bir biçimde payı olduğu kuşkusuz.
Cemil Meriç’in Bu Ülke kitabında söylediği gibi dergi
hür tefekkürün kalesi mi hâlâ? Ali Artun e-skop’da yazdığı Eleştiriden İstifa
başlıklı yazısında4 “… ‘eleştirmenler’, Akbank’ın sanatın
finansallaştırılmasına hasredilen Art Unlimited gazetesi veya sanatı bir
emlak spekülasyonu mekanizmasına dönüştüren Bay İnşaat’ın Artfull Living-A
New Concept Inspired by Art dergisi gibi yayınlarda boy göstermekte, onları
üretmekte bir sakınca görmemektedir,” diyor. Sisteme entegre olmayı ilkesel
olarak reddeden avangard gelenekten5 beslenen çağdaş sanatın, bizzat
bir finans kurumu tarafından yayınlanan dergide eleştirmen vasıtasıyla yer
almasını eleştiriyor Artun. Bu, toptancılığa meyleden bir yaklaşım. Çünkü
açıkça ortada olduğu gibi, kapitalist sistem, kültürel düzeyde kendinin tam zıddı
bir fikri ya da sanatı barındırabiliyor, ona alan yaratabiliyor. Sanat ticari
bir karakter, bir yatırım, para kazanma aracına indirgenir görünse de direnme
noktalarını saklı tutuyor. Bu hep böyle oldu. Sanata hizmet eden kurumların
sistemle ilişkilerini tartışmaya ise ne sayfalar yeter ne de zaman. Bu bakış
açısıyla Art Unlimited’i
yargılayacaksak, örneğin yıllardır Yapı Kredi Yayınları tarafından çıkarılan Sanat Dünyamız dergisini, artık
gelenekleştiği ve özellikle de yeni yayın çizgisine geçmeden önce pek çok
önemli dosyaya yer verdiği için yargılamayacak mıyız? Her iki yayına da
yazmamış biri olarak soruyorum: bir yayının, galerinin, bir imzanın
bağımsızlığı, hür tefekküre sahipliği, onu finanse edenin sınıfsal karakteriyle
belirlenebilir mi? Buralarda yazma ya da yazmamanın kriteri sansür, yani fikire
müdahale olarak alınabilir mi? Öte yandan, konuyu derinlemesine tahlil edenlerin
çok daha iyi bildiği bir de şu vardır ki böylesi durumlarda devreye oto-sansür
girebilir. Hiçbir yayın gibi bu yayınlar da herkese-her şeye eşit mesafede
değiller, bu yayıncılık ilkeleri açısından gerçekçi değil. Yayın editörü patron
müdahalesiyle karşılaşmaz, yazar editörün zulmüne maruz kalmaz belki ve fakat
hangi konu-sanatçı-serginin sayfalarda yer alacağı yani seçimler ve dilin
esnekliği, bir bakmışsınız mensubu olunan markanın prestijini üretirken,
patronun koleksiyonunu yaptığı ismi belki de hak etmediği halde onore etmektesinizdir.
Kimse bunun yapılmadığını iddia edemez.
Çoğumuz, 1990’lı
yıllarda kendini bir kültür ortamında hissederken son yıllarda ekonomik sistem
içinde kendi iradesi dışında araçsallaştırıldığını ve daha çok bir kültür
endüstrisi içinde bulunduğunu hissettiğini söyleyen Ahu Antmen’le aynı hisleri
paylaşıyoruz.6 Bu durumda eleştirmene düşen seçim yapabilme ve kendi
direnme noktalarını yaratabilmek olmalı. Elbette herkes kendinden mesul ve
analiz yaparken toptan yargılamak yerine örnekler üzerinden eleştirmekte fayda
var.
Pek
dillendirilmeyen bir başka gerçek ise, Türkiye’de sanat yazarlığının, eleştirmenliğin,
sanat profesyonelliğinde bir sonraki adıma geçiş aşaması gibi kullanıldığı.
Sanki küratör olarak bir projede yer almadan önce isminizi duyurmak, isminizi
duyurmak için de kimi gazete ve dergilerde yazmak zorundasınız gibi bir işleyiş
altan alta kendini gösteriyor. Her iki rolü de süregelen bir biçimde
yürütenlere ise elbette lafımız yok. Yazmak kimsenin tekelinde değil; dünyada
da pek çok işi bir arada yapanlar var. Ama sanki sınırlar daha iyi çizilmiş,
konumlar daha belirli. İstisnaları muhakkak mevcut ama “eleştirmen”
saygınlığına sahip dünya çapında isimler, farklı şeylerle meşgul olsalar da önce
eleştirmendirler; hem eleştirmen, hem küratör, hem kurum yöneticisi değil.
Yaptığı işlerin arasına kalın kontur çizgileri koyabilenler gerekli saygınlığa
ulaşırlar. Böylece ülkemizdeki gibi küratörlüğünü yaptığı sergi hakkında hiç
çekinmeksizin değerlendirme yazısını da kendisi yazıp bastıranlara pek
rastlanmaz.
Eleştirmenin bu “açgözlü”
yaklaşımı, popüler yayınların elbette tercih ettiği bir durum. Kendi adıma
yaşadığım son olay; henüz gerçekleşmemiş Mardin Bienali hakkında basın
bültenine dayanarak bir yazı yazmamın istenmesi ve gerekçemi de belirterek
yazmayacağımı söylemem üzerine bir daha o yayından yazı önerisi gelmemesi
şeklinde oldu örneğin. Yazı önerisini reddetmesem, bültenin dışına çıkabilmek
için yaratıcı yazarlık denemeleri sergilemekten başka çarem kalmayacaktı. Gayet
iyi niyetle sayfalarında bu etkinliğe yer vermek isteyen dergiyi mi suçlamalı
bu durumda? Yanlış bir zaman hesabı yapıldığı gerçek. Etkinliğin başladığı ay
tek sayfalık haber yapıp, ertesi ay, etkinlik bitmiş bile olsa değerlendirme
yazılarına yer vermek çok mu zor? Sanat üzerine yazılar sadece o etkinliklerin
zamanına denk gelen tanıtıcı ürünler mi?
Öte yandan bazı
yayınlarda ismini gösteriyor olmak, bazı “eleştirmenler”in özellikle tercih
ettiği bir şey haline geldi. Görünürlük meselesi, merkezin merkezindeki
cemaatlere aidiyet, buradan payeleniyor tam
da. Ülke gündemine dair o gün, o hafta hangi olay patlamışsa sonuna kadar
tüketmeye muktedir televizyon yayıncılarının temcit pilavı misali aynı isimleri
yayına sürmeleri gibi; yayıncıların da hatasıyla kimi sanat eleştirmenleri bir
bakmışsınız kırdan, bir bakmışsınız bayırdan mevzularla aynı derginin aynı
sayısında iki makaleyle karşımızda! Uzmanlaşma postmodernizmle birlikte tarihe
karışmış olabilir. Ancak, özellikle de genç bir eleştirmen, ayda en fazla kaç
konuyu hakkıyla çalışıp üretebilir ve bu üretilenlerin derinliği ne ölçüde
olabilir? Ya da bir küratör ayda en fazla kaç sergi yapabilir? Peki yılda? O
ismin bu kadar çok üretir ve görünür olması, fırsatların eşitsiz dağıtıldığı ve
yetişmekte olan onlarcasının çalışamaması acı gerçeğini ortaya çıkarmaz?
Yıllardır bu yaşanmıyor mu? Eleştirmenin tam tersine, yazının da bu tip
“sektör”leşmesine karşı durması gerekmez mi?
Ali Artun söz
konusu makalesinde “Bugün artık Eleştirmenler Derneği’nin bir “asgari ücret
tarifesi” vardır: eleştirmen kaç paralıktır?” diye soruyor. Eleştiri,
literatüre dair ve her fikir eseri gibi imza sahibine ait, maddi de bir
karşılığı var. Üyesi olduğum AICA’nın ücret tarifesinden yola çıkarak
eleştirmenin kaç paralık olduğunu sormanın büyük haksızlık olduğu kanısındayım.
Basit bir cemaatçilikle savunuya geçtiğim sanılmasın; ama AICA’nın hemen her
toplantısında bir biçimde tartıştığı bir konu bu. Üstelik banka dergileri ya da
holding gazeteleri de dahil, tarifeye uyan bir yayın yok. Uysa bile hiçbir
eleştirmen, şimdi olduğu gibi sadece yazılarıyla hayatını kazanamaz. Artun’un
sorduğu soruya ise yine sorularla samimi yanıtlar aramaya çalışalım: Diyelim
eleştirmen, ürettiğinin ülkemizde tabiri caizse “üç kuruş” olan karşılığından
da vazgeçti. Bu daha mı sağlıklı olur? Eleştirmen
-soruyu en sekter biçimde sorarsak- yaşamını idame ettirmek için yaptığı başka
işlerle ilgilenmekten bu yolla vazgeçebilir mi? Yoksa tam tersi bir mantık mı
kurmak gerekir? Belki safdilli bir örnek ancak teşbihte hata olmaz;
İngiltere’de yargı sisteminde söz sahibi yargıçlara devlet tarafından verilen
açık çek, onların satın alınamazlığını sağlıyorsa, AICA’nın belirlediği ücret
tarifesi hayata geçtiğinde, eleştirmen daha seçici davranmaz mı? Üstelik gayet
mütevazi olan bu ücretlerle birdenbire Dave Hickey’nin olmaktan tiksindiği gibi
“courtier class” yani saray
sınıfından eleştirmenler peydah olmaz; kimse korkmasın.
Yazarın
bağımsızlığını salt parayla kazanabileceğine inanmak elbette ne kadar absürdse,
parasız kazanabileceğine inanmak da o kadar arkaik. Ama hâlihazırda bağımsız,
özgün ve eşitlikçi olmaya çalışan bir yazar sadece böylece kendisine önerilen
yazılar arasından seçim yapabilir ve ancak böylece sadece istediği için hiç
karşılık beklemeden bile yazabilme lüksüne kavuşmaz mı? Böyle bir niyeti
olmayan, sadece şan, şöhret ve servet peşindeki güya “eleştirmen”in de kendini
çabuk tüketeceği, kısa sürede teşhir olacağı; öte yandan çokça yayında çok daha
fazla ismin ve hür iradesiyle istediğini yazabileceği bir sistem hayali çok mu
zor? Bu hayali kurmaya başlamak için öncelikle tamamen sisteme entegre olmuş,
ehlileşmiş bir sanat ve sanat eleştirisi ön kabulünden kurtulmak gerekiyor. Bu
kabul, mevcut teslimiyetlere bekledikleri önemi vermekten başka işe yaramaz
çünkü. Piyasaya yenik düşmeyen eleştiri, kendi dinamiklerini üretmiş,
kurumsallaşmış bir merci haline gelmeyle mümkün olur ancak. Bu mercinin
bağımsız karakterini yaratmak ise, sanatın sistem ile olan ilişkisinin
katılaşmış yanlarını ifşa edebilen ve yüzünü böyle olmayana dönen, parayla olan
etik ve profesyonel mesafesini kendine özgü yollar çizerek belirleyen eleştirmenin
ellerinde saklı.
1 AICA Uluslararası Eleştirmenler Derneği Türkiye
Şubesi’nin düzenlediği “1980’den Günümüze Türkiye’de Görsel Sanatlar:
Tanıklıklar ve Paylaşımlar”, 21-22 Aralık, 28-29 Aralık 2012, 4-5 Ocak 2012,
MSGSÜ Sedat Hakkı Eldem Oditoryumu.
2Walter Benjamin, Brecht 'i Anlamak, Çev: Güven
Işısağ-Haluk Barışcan, Metis Yayınları, İstanbul, 2000.
3 Ali Akay,
“Sanat yazısı devam ediyor: Formu değişti”,
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1116319&CategoryID=41
4 http://www.e-skop.com/skopbulten/elestiriden-istifa/1049#.UOP3M9qNORY.twitter
5 Her avangard
çıkışın bir süre sonra sistem tarafından içselleştirildiği gerçeğini de göz
önünde bulundurarak…
6 http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1113864&CategoryID=41
26 Mayıs 2012 Cumartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


