"Dijital medyumların öneminin günbegün arttığı bir dünyanın sanatı için nesneyi kaybetmemeye çalışmak, belki 20. yüzyılda sanatı nesnesizleştirmeye çalışan avangard sanat üreticilerinin çabalarının tam tersi gibi görünüyor olsa da aslında değil."
Yazının tamamı Artful Living'de okunabilir:
http://www.artfulliving.com.tr/sanat/dijital-sanat-caginda-medyumlarin-demokrasisi-i-172
19 Eylül 2014 Cuma
8 Eylül 2014 Pazartesi
İstanbul Resim Heykel Müzesi’ne Doğru Adım Adım
Gençsanat dergisi, Mart 2014.
Yıllardır
ne oldu, ne olacak, nasıl olacak sorularıyla zihinlerimizin bir köşesinde
duran, akıbetini endişeyle beklediğimiz İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin yeni
haline dair ilk somut adım atıldı ve “Elvah-ı Nakşiye’den Günümüze MSGSÜ Resim
ve Heykel Müzesi Koleksiyonlarından Seçkiler” adıyla bir sergi açıldı.
Dolmabahçe
Sarayı’nın Veliaht Dairesi çoktan boşaltılmış, eserler 5 No’lu Antrepo’ya
götürülmüş ve burada bir inşa çalışması başlamıştı ama pek çoğumuz müzenin
tarihindeki bu en büyük yenileme sürecinin ne aşamada olduğundan yeterince haberdar
değildik. Sanat tarihçileri, eleştirmenler ve gazeteciler olarak sorularımıza
net yanıtlar alamıyorduk. Müze hakkında en yetkili sözün sahibi MSGSÜ Rektörü
Yalçın Karayağız, “meraklanmayın” minvalinde açıklamalar yapıyordu. Nihayetinde
bir seçki sergisi, büyük inşaatı halen devam eden müzenin cadde üzerinde açılan
geçici salonlarında yer aldı. Henüz iki
küçük salonda da olsa, Türk resminin onlarca büyük ustası, çok eski, çok
özlenen bir tanıdıkla ansızın karşılaşmış gibi bir heyecana yol açıyor.
Malum
olduğu üzere, uzunca bir zamandır aslında “müze” kurumunun kendisi başlı başına
bir tartışma konusu. Tüm dünyada sanatın 20. yüzyıl ve sonrasındaki ontolojik
değişimiyle koşut bir müze yapılanmasının izinin sürüldüğü daimi süreçteyiz.
Ancak Türkiye’de bu tartışmalar hep teorik düzeyde kaldı, çünkü -yine bilindiği
üzere- modern ve postmodern dönemlere dair müze-sergi kurumu sayısı, iki elin
parmaklarını geçmeyecek kadar. Bu durumda da tüm negatif yüklemelerle birlikte
müzelere ihtiyacımız gün gibi yüzeye çıkıyor.
Bu
ülkede zihinlerimiz belirli periyodlar halinde -kelimenin tam anlamıyla-
formatlanarak toplumsal bellekten yoksun bir karaktere bürünmüş yıllardır. Çünkü
bellek bir güç, bir iktidar alanıdır ve iktidarlar hep bunun farkında olmuş. Ancak,
tarihi manipüle etmeye muktedir her erkin karşısında alınacak en yerinde tavır
unutmamak, hatırlamak, gereken önemi ve ilgiyi inadına vermektir; bellek
hatırlama ile yapılanır. Her hatırlama ise geçmişi yeniden yorumlamak, inşa
etmek, yeniden anlamlandırmak demektir. İşte bu noktada, müze olgusunun
tartışmalı karakterini paranteze alarak belirtmek gerekir ki sanat tarihinin en
birincil görevi, sanatsal anlamda toplumsal belleği zinde tutmaktır ve bu
açıdan sanat tarihimizin adeta kilit taşı olan İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin
önemi tartışmasızdır.
Tarihin müzesi – Müzenin tarihi
Batılılaşma
hareketlerinin önem kazandığı 18. yüzyıl, Avrupa’da çağdaş anlamda müzelerin de
açıldığı dönem. Fransız Aydınlanmasını esas alan Osmanlı’nın Batılılaşma
çabalarıyla toplumumuzda bir müzeye ihtiyaç duyulması ise 1883 yılında Açılan
Sanayi-i Nefise Mektebi’nden sonraya; 20. yüzyılın başına denk geliyor. Osmanlı
Meclis-i Mebusan”ı, öncelikle Batılı resim sanatının büyük ustalarına ait
eserlerin satın alınması ve Müze-i Hümayun’da sergilenmesi için bir müze
bütçesi oluşturur ve 1910-14 yılları arasında her yıl biner lira ödenek koyar.
Ancak elbette zor dönemler yaşanmaktadır ve bu ödenekte kısıtlamaya gidilir, zaman
içinde müzenin diğer ödenekleriyle birleştirilir. Sergilenecek bir koleksiyon
oluşturmak için Avrupalı büyük ustalarının eserlerinin alınmasına yeterli para
sağlanamayınca kopyalar yaptırılır; Türk ressamlardan da eser alınır ve işte böylece
“Elvah-ı Nakşiye” koleksiyonu oluşturulur. Takip eden yıllarda Osman Hamdi Bey ve
kardeşi Halil Edhem Bey’in çabaları sonucu 1917’de “Âsâr-ı Nakşîye ”
adıyla sergileme yapılır. Ancak savaş zamanı çağdaş bir müzecilik yapılması mümkün değildir ve müzecilik
mirası bu yarım haliyle yeni kurulan Cumhuriyet’e devredilir.
Cumhuriyet’in
ilanının ardından yapılan devrimlerle modern müze ihtiyacı artık belirgin
biçimde ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda sanat tarihçisi Burhan Toprak, 28
Ağustos 1936’da Yarım Asırlık Resim ve Heykel Sergisi’ni düzenler. Bu sergi,
Osmanlı-Türk resim sanatının ilk sanat tarihsel sınıflandırmasının yapılması
açısından önemlidir ve bir müze kurma mantığıyla eserler bir araya
getirilmiştir. Apar topar da olsa, Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi’nin
Atatürk’ün emriyle dönüştürülerek İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin açılması, 20
Eylül 1937 tarihine denk düşer. Yeni bir bina yapılmasının beklenmemesinden,
acele edildiği sonucu çıkarılabilir. Atatürk’ün 1936 yılında gezip gördüğü
Yarım Asırlık Resim ve Heykel Sergisi’nden sonra müzenin açılmasına karar
verdiği de iddialar arasındadır.[1]
Nihayetinde modern Türk sanatının ilk müzesi kurulmuş olur.
Koleksiyondan seçmek – Koleksiyon
sergilemek
“Elvah-ı
Nakşiye’den Günümüze MSGSÜ Resim ve Heykel Müzesi Koleksiyonlarından Seçkiler”
sergisinde kült yapıtların yanısıra daha az görülmüş yapıtlar da dikkat
çekiyor. Ancak ağırlık yine de müze fikrini güçlendiren Halife Abdülmecit’in
“Haremde Beethoven”ı ya da Osman Hamdi Bey’in “Mimozalı Kadın”ı gibi popüler
baş yapıtlarda. Öte yandan hepsi çok sıkışık halde, dar salonlar ile mekânı
daha da daraltan koridorlar izlemeyi, resimleri algılamayı ve doğru
değerlendirmeyi daha da zorlaştırır bir yerleştirmeye yol açmış. Tüm bunlar ise
–özellikle Ankara Resim Heykel Müzesi’nde yaşananlardan sonra– eserlerin
güvenli ve uygun koşullarda saklandığı, müzecilik disiplini adına doğru bir
projenin yürütüldüğüne dikkat çekmek şeklinde özetlenebilecek serginin yapılma
niyetini gözler önüne seriyor. Banka kasasına aitmiş gibi duran kapılar,
eserlerin önünde devam eden bir güvenlik çizgisi, en ufak ihlalde alarmları
çaldıran manyetik alan ve hemen ikaz eden güvenlik görevlileri ise, yıllardır merak
edilen güvenliğe dair sorulara abartılı bir cevap niteliğinde. Ancak
olumsuzlukları görmek yerine tüm bunların böyle bir sergi için affedilir
kusurlar olduklarını kabul etmek gerekir.
Muhafaza etme gereği
Kronik
olarak olumsuzlamaktan kaçınarak yapıcı tavır almak, konu Resim Heykel Müzesi
olduğunda özellikle elzem duruyor. Ancak yine de birkaç noktayı tartışmakta
yarar var. Bunlardan biri müzenin ismi. Sergi için basılan katalogda ya da tüm
açıklamalarda müzenin ismi “MSGSÜ Resim ve Heykel Müzesi / (ICAM)” olarak
geçiyor. Antrepo binasının yenileme çalışmaları başladığında, binanın yan
cephesine “Çağdaş Sanatlar Müzesi” ibaresi asılmıştı. Keza gazetelerde de
müzenin isminin “İstanbul Antrepo 5 Çağdaş Sanatlar Müzesi”[2] olacağı
şeklinde haberler yer almıştı. Bir türlü bitmeyen restorasyon, Cumhurbaşkanının
bir anda aldığı taşınma kararıyla sonuçlanınca ortada siyasi bir karar mı var
tartışmaları da başlamıştı. Öyle ya da değil! Önemli olan, bir kurum ile bir
tarihe sahip çıkarken, toplumsal belleğin mekânı müzenin de belleğine sahip
çıkmak olmalı. Müzenin 8 bini aşan eser koleksiyonunda sadece resim ve heykelin
olmadığını, 1960’lardan itibaren yeni arayışlar ile birlikte ortaya konan
farklı malzeme ve tarzdaki eserlerin de olduğunu biliyoruz. Ancak modern ve
çağdaş kavramlarının birbirinin yerine hunharca kullanılmaması gerektiği
rezerviyle birlikte, bir geleneğe sahip çıkmak adına da isim değişikliği
yapılmadan önce bir kez daha durup düşünülmeli. Müzenin adı, içeride giriş
kısmına asılan eski küçük mermer levha ile nostaljik kalmamalı. Tüm ülke bir
şantiye alanına dönmüşken bazı şeyleri muhafaza etmek gerekliliğinin her
fırsatta altı çizilmeli. Aynı şeyi mekân için de söyleyebiliriz. Dilerdik ki Batılılaşma hareketinin
simgelerinden Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht dairesi kalsın, hakkıyla restore edilerek
korunsun; koleksiyonun en değerli parçaları orada yer almaya devam etsin.
Akıllara hemen şu gelebilir: müzenin açık olduğu yıllar boyunca ıssızlığından,
kimsenin gezmediğinden şikâyet edilirdi. Ancak bunun yönetimle-işleyişle ilgili
bir kusurdan kaynaklandığını, ayrıca günümüz Türkiye’sinde sanatın örneğin bir
on yıl öncekiyle kıyaslanamayacak boyutlarda olduğunu da hatırlamak gerek. Öte
yandan, isim değişikliği ile amaçlanan, örneğin sürekli yeni alımların
yapılacağı, daimi sergiler ile geçici sergilerin organize edileceği yani kurumsal
olarak da yenilikçi işleyişe sahip bir müzeye mi tekabül ediyor bilemiyoruz.
İki
sergi salonunun alt katında mimar Emre Arolat’ın imzasını taşıyan müze binası
hakkında maketler, gösterişli simülasyonlar mevcut. Anlaşıldığı kadarıyla
Antrepo binasının depo ruhunu anımsatan bir çağdaş tasarım uygulanıyor. Arolat
ile birlikte yenileme çalışmasına emek veren herkesin İRHM ruhunu anladığına,
doğru yorumlayacağına güvenmek ve beklemekten başka elden bir şey gelmiyor.
20 Ağustos 2014 Çarşamba
21 Temmuz 2014 Pazartesi
24 Haziran 2014 Salı
19 Temmuz 2013 Cuma
Empresyonistler
Diana Newall
İş Bankası Kültür Yayınları / Ayrıntıda Sanat Dizisi
Çeviri: Elif Dastarlı
Ayrıntıda Sanat: Empresyonistler, Empresyonist hareketin önde gelen sanatçılarının çalışmalarına detayları, stil ve teknikleriyle yakından odaklanan, döneme dair eşsiz bir çalışma. Sayfalarında kesimli pencerelerin kullanıldığı kitapta okur, Degas'nın Dans Sınıfı ve Renior'nın Sandalda Öğle Yemeği'ni de içeren en önemli yirmi başyapıtı farklı bakış açılarından keşfetmeye ve onlara hayran olmaya davet ediliyor.
Her çalışmanın kaliteli röprodüksiyonuna, dönemi ve üslubunu yansıtan bir zaman çizelgesi eşlik ediyor.
Kitap Monet, Pissarro, Renoir ve Degas gibi sanatçıların yeni ufuklar açan çalışmalarının bir analizi üzerinden tarihin ve gelişen hareketin izini sürüyor.
Rönesans
Jeannie Labno
İş Bankası Kültür Yayınları / Ayrıntıda Sanat Dizisi
Çeviri: Elif Dastarlı
Ayrıntıda Sanat: Rönesans kitabı, sayfalardaki yenilikçi tarzda kesimli pencereler ile dönemin büyük sanatçılarının teknikleri ve desenlerine odaklanıyor. Rönesans'ın ilk büyük sanatçısı Giotto'yla başlayan kitap, Van der Weyden, Dürer, Botticelli ve Michelangelo gibi diğer önemli ustaların yeni ufuklar açan çalışmalarını analiz ederek, tarihteki gelişmelerin ve ilerlemelerin izinden gidiyor. Kitapta Dr. Jeannie Labno'nun, Rönesans'a dair kayda değer bir bakış açısıyla incelediği yirmi eserden oluşan seçkisi yer alıyor. Her biri kompozisyon, renk, teknik gibi açılardan tarihsel bağlamda yapılan tartışmalar ve ortaya konan tezler ile önem kazanıyor. Bu çalışmasıyla Labno, Masaccio'nun perspektife odaklandığı bir çalışmasından, Leonardo da Vinci'nin sfumato ile gerçekleştirdiği devrime kadar, Rönesans'ın karakteristik üsluplarını ve eserlerini daha önce hiç yapılmayan bir şekilde görünür kılıyor.
5 Haziran 2013 Çarşamba
14 Mayıs 2013 Salı
Bıçak Sırtındaki Sanat Eleştirisini Yeniden Düşünmek
Gençsanat dergisi Şubat 2013 tarihli sayısından.
Ağırlıklı olarak
sanat piyasası üzerine yazan Sarah Thornton bir süreliğine yazmaya ara
verdiğini duyurdu. Manifester bir metin yayınladı ve ortamın yüzlerce kirli
yüzünün sadece on tanesini kendince ifşa ederek ortalığı ayağa kaldırdı. Üzerine
ABD’li sanat eleştirmeni Dave Hickey’nin, eleştirmenin işinin artık zengin
insanlara şef garsonluk yapmaktan ibaret olduğu iddiasıyla emekliliğe ayrılması
haberi geldi ve akabinde dünyada pek çok yayın sanat eleştirisinin krizi
üzerine yazılar yayımlamaya başladı. Bu olaylar, Türkiye’de önceki onyıllarda
farklı bağlamlarda -örneğin 80’ler ve 90’larda çağdaş sanat eleştirisinin nasıl
bir dil içinden kurgulanacağı gibi- tartışılan
eleştiri ve eleştirmenlik meselesinin bu kez piyasa ile ilişkisi doğrultusunda
yeniden gündeme gelmesine yol açtı. Bir gazete birkaç yıllık kış uykusundan
uyandı ve son yıllardaki popülist yayıncılığının özrünü diler gibi sanat
eleştirisinin eleştirisini haber yaptı, arka arkaya yazılar yayınladı; sosyal
medyada gündem yarattı; kendi sanatı-galerisi-sergisi hakkında yeterince
yazılmadığı için eleştiriyi-eleştirmeni reddeden, Thornton'un açıklamalarını
böylesi kadük bir niyetle ve zevkle paylaşan insanlar oldu, adının önüne farklı
titrler ekleyen pek çokları bir yolunu bulup yorum yaptı, kimi “şef garsonlar”
günah çıkarmaya başladı; galeriler konferanslar düzenledi; konunun aynı
tarihlerde gerçekleşen AICA panellerine1 denk gelmesi, tartışmaların
iyice ateşlenmesine yol açtı. Mesele farklı yönleriyle tartışıldı. Ancak iliklerimize
işlemiş yargısız infazla linçe eğilimli ağır kültür yine refleksini gösterdi ve
çağdaş sanatın eleştirisi ile eleştirmenliğin bittiği, tükendiği sonucuna
varıldı. Bu gayya kuyusunda eleştirmen, büyük kurumların desteklediği sanatı
savunarak kapitalin ekmeğine yağ sürmekten, hep aynı çevrenin sanatçılarını
yazarak objektif davranmadığına kadar varan suçlamalarla karşı karşıya kaldı.
Özellikle Thornton’un
sanat piyasası hakkında yazmaktan vazgeçmesinin Türkiye’de eleştiri ve
eleştirmenlik meselelerine tartışma zemini oluşturması, daha derindeki probleme
götürüyor bizi. Denebilir ki piyasa hakkında yazmış olmak, bu coğrafyada sanat eleştirisi
ile eşdeğer görülüyor. Şu da bir gerçek; çoğunluğun “sanat yazarı” ya da “sanat
eleştirmeni” denen kişiden anladığı, basın bülteni yazan iletişimciden ya da bu
bültenden haber derleyen gazeticiden farksız. Bu meselenin tek faili sahiden
eleştirmen mi? Amacımız “gerçek eleştirmen”in tanımını yapmak vb. elbette
olamaz. Buna kalkışacak bir merci ve hatta böyle bir tanım da olamaz. Öte
yandan Kantçı, rasyonalist bir eleştiri geleneğinin dönüşerek bugüne geldiği noktada
meselenin farklı boyutlarına, tabiri caizse “içeriden” bir bakış atmak gerek.
Walter Benjamin,
sanat eseri belli bir zamanda belli bir yerde olan bir kimse ile dinamik ve
diyalektik bir ilişki içine girinceye yani yorumlanıncaya kadar “ölü bir madde”
olarak kalmaya ya da “salt estetik” olmaya mahkûmdur der.2 20.
yüzyılda sanat ve eleştirinin bıçak sırtı ilişkisi pek çok farklı biçime
büründü. Kimi zaman eleştirmenin rolünü benimseyen sanat eleştiriyi reddetti,
kimi zaman eleştiri sanatı kınadı. Klişe gibi gelebilecek bir tarifle,
birbirini değiştirip dönüştürerek ve inatla birbirine muhtaç iki dinamik oldu sanat
ve eleştiri. Türkiye’de ise farklı dönemlerde gerek figür-soyut, gerek
yerellik-evrensellik, gerekse avangard çıkışlarla birlikte yapılan tartışmalar
ekseninde sanat eleştirisi süregeldi. Hayli dinamik sanat, onu gören, söz
söyleyen, göklere çıkaran, yerlere vuran dilin performatif sınırları dahilinde
başkalaşımını sürdürdü; analiz yerine söylemi öne çıkaran bir biçim doğdu. Ali
Akay’ın dediği gibi, “Yazar, eleştiri yapan, yani yargılayan değil; dili
sorgulayan, dile sorular soran bir tavır takınmaya başladı.”3
Türkiye’de
–tıpkı dünyada olduğu gibi– sanat ortamı galericisi, müzayedecisi, sanat kurumu
yöneticisi, gazetecisi, halkla ilişkilercisi vd. farklı konumlardaki aktörlerin
manipülasyonlarından etkilenirken, sanat eleştirisi de bu ortama hizmet etmeye
koşullanmakla suçlanıyor. Thornton’un şikâyetlerinin etrafında döndüğü asıl
problem bu. Sanat, nihayetinde ekonomik dinamikler doğrultusunda belirleniyor
ve günah çıkarırsak bunda eleştirmenin de bir biçimde payı olduğu kuşkusuz.
Cemil Meriç’in Bu Ülke kitabında söylediği gibi dergi
hür tefekkürün kalesi mi hâlâ? Ali Artun e-skop’da yazdığı Eleştiriden İstifa
başlıklı yazısında4 “… ‘eleştirmenler’, Akbank’ın sanatın
finansallaştırılmasına hasredilen Art Unlimited gazetesi veya sanatı bir
emlak spekülasyonu mekanizmasına dönüştüren Bay İnşaat’ın Artfull Living-A
New Concept Inspired by Art dergisi gibi yayınlarda boy göstermekte, onları
üretmekte bir sakınca görmemektedir,” diyor. Sisteme entegre olmayı ilkesel
olarak reddeden avangard gelenekten5 beslenen çağdaş sanatın, bizzat
bir finans kurumu tarafından yayınlanan dergide eleştirmen vasıtasıyla yer
almasını eleştiriyor Artun. Bu, toptancılığa meyleden bir yaklaşım. Çünkü
açıkça ortada olduğu gibi, kapitalist sistem, kültürel düzeyde kendinin tam zıddı
bir fikri ya da sanatı barındırabiliyor, ona alan yaratabiliyor. Sanat ticari
bir karakter, bir yatırım, para kazanma aracına indirgenir görünse de direnme
noktalarını saklı tutuyor. Bu hep böyle oldu. Sanata hizmet eden kurumların
sistemle ilişkilerini tartışmaya ise ne sayfalar yeter ne de zaman. Bu bakış
açısıyla Art Unlimited’i
yargılayacaksak, örneğin yıllardır Yapı Kredi Yayınları tarafından çıkarılan Sanat Dünyamız dergisini, artık
gelenekleştiği ve özellikle de yeni yayın çizgisine geçmeden önce pek çok
önemli dosyaya yer verdiği için yargılamayacak mıyız? Her iki yayına da
yazmamış biri olarak soruyorum: bir yayının, galerinin, bir imzanın
bağımsızlığı, hür tefekküre sahipliği, onu finanse edenin sınıfsal karakteriyle
belirlenebilir mi? Buralarda yazma ya da yazmamanın kriteri sansür, yani fikire
müdahale olarak alınabilir mi? Öte yandan, konuyu derinlemesine tahlil edenlerin
çok daha iyi bildiği bir de şu vardır ki böylesi durumlarda devreye oto-sansür
girebilir. Hiçbir yayın gibi bu yayınlar da herkese-her şeye eşit mesafede
değiller, bu yayıncılık ilkeleri açısından gerçekçi değil. Yayın editörü patron
müdahalesiyle karşılaşmaz, yazar editörün zulmüne maruz kalmaz belki ve fakat
hangi konu-sanatçı-serginin sayfalarda yer alacağı yani seçimler ve dilin
esnekliği, bir bakmışsınız mensubu olunan markanın prestijini üretirken,
patronun koleksiyonunu yaptığı ismi belki de hak etmediği halde onore etmektesinizdir.
Kimse bunun yapılmadığını iddia edemez.
Çoğumuz, 1990’lı
yıllarda kendini bir kültür ortamında hissederken son yıllarda ekonomik sistem
içinde kendi iradesi dışında araçsallaştırıldığını ve daha çok bir kültür
endüstrisi içinde bulunduğunu hissettiğini söyleyen Ahu Antmen’le aynı hisleri
paylaşıyoruz.6 Bu durumda eleştirmene düşen seçim yapabilme ve kendi
direnme noktalarını yaratabilmek olmalı. Elbette herkes kendinden mesul ve
analiz yaparken toptan yargılamak yerine örnekler üzerinden eleştirmekte fayda
var.
Pek
dillendirilmeyen bir başka gerçek ise, Türkiye’de sanat yazarlığının, eleştirmenliğin,
sanat profesyonelliğinde bir sonraki adıma geçiş aşaması gibi kullanıldığı.
Sanki küratör olarak bir projede yer almadan önce isminizi duyurmak, isminizi
duyurmak için de kimi gazete ve dergilerde yazmak zorundasınız gibi bir işleyiş
altan alta kendini gösteriyor. Her iki rolü de süregelen bir biçimde
yürütenlere ise elbette lafımız yok. Yazmak kimsenin tekelinde değil; dünyada
da pek çok işi bir arada yapanlar var. Ama sanki sınırlar daha iyi çizilmiş,
konumlar daha belirli. İstisnaları muhakkak mevcut ama “eleştirmen”
saygınlığına sahip dünya çapında isimler, farklı şeylerle meşgul olsalar da önce
eleştirmendirler; hem eleştirmen, hem küratör, hem kurum yöneticisi değil.
Yaptığı işlerin arasına kalın kontur çizgileri koyabilenler gerekli saygınlığa
ulaşırlar. Böylece ülkemizdeki gibi küratörlüğünü yaptığı sergi hakkında hiç
çekinmeksizin değerlendirme yazısını da kendisi yazıp bastıranlara pek
rastlanmaz.
Eleştirmenin bu “açgözlü”
yaklaşımı, popüler yayınların elbette tercih ettiği bir durum. Kendi adıma
yaşadığım son olay; henüz gerçekleşmemiş Mardin Bienali hakkında basın
bültenine dayanarak bir yazı yazmamın istenmesi ve gerekçemi de belirterek
yazmayacağımı söylemem üzerine bir daha o yayından yazı önerisi gelmemesi
şeklinde oldu örneğin. Yazı önerisini reddetmesem, bültenin dışına çıkabilmek
için yaratıcı yazarlık denemeleri sergilemekten başka çarem kalmayacaktı. Gayet
iyi niyetle sayfalarında bu etkinliğe yer vermek isteyen dergiyi mi suçlamalı
bu durumda? Yanlış bir zaman hesabı yapıldığı gerçek. Etkinliğin başladığı ay
tek sayfalık haber yapıp, ertesi ay, etkinlik bitmiş bile olsa değerlendirme
yazılarına yer vermek çok mu zor? Sanat üzerine yazılar sadece o etkinliklerin
zamanına denk gelen tanıtıcı ürünler mi?
Öte yandan bazı
yayınlarda ismini gösteriyor olmak, bazı “eleştirmenler”in özellikle tercih
ettiği bir şey haline geldi. Görünürlük meselesi, merkezin merkezindeki
cemaatlere aidiyet, buradan payeleniyor tam
da. Ülke gündemine dair o gün, o hafta hangi olay patlamışsa sonuna kadar
tüketmeye muktedir televizyon yayıncılarının temcit pilavı misali aynı isimleri
yayına sürmeleri gibi; yayıncıların da hatasıyla kimi sanat eleştirmenleri bir
bakmışsınız kırdan, bir bakmışsınız bayırdan mevzularla aynı derginin aynı
sayısında iki makaleyle karşımızda! Uzmanlaşma postmodernizmle birlikte tarihe
karışmış olabilir. Ancak, özellikle de genç bir eleştirmen, ayda en fazla kaç
konuyu hakkıyla çalışıp üretebilir ve bu üretilenlerin derinliği ne ölçüde
olabilir? Ya da bir küratör ayda en fazla kaç sergi yapabilir? Peki yılda? O
ismin bu kadar çok üretir ve görünür olması, fırsatların eşitsiz dağıtıldığı ve
yetişmekte olan onlarcasının çalışamaması acı gerçeğini ortaya çıkarmaz?
Yıllardır bu yaşanmıyor mu? Eleştirmenin tam tersine, yazının da bu tip
“sektör”leşmesine karşı durması gerekmez mi?
Ali Artun söz
konusu makalesinde “Bugün artık Eleştirmenler Derneği’nin bir “asgari ücret
tarifesi” vardır: eleştirmen kaç paralıktır?” diye soruyor. Eleştiri,
literatüre dair ve her fikir eseri gibi imza sahibine ait, maddi de bir
karşılığı var. Üyesi olduğum AICA’nın ücret tarifesinden yola çıkarak
eleştirmenin kaç paralık olduğunu sormanın büyük haksızlık olduğu kanısındayım.
Basit bir cemaatçilikle savunuya geçtiğim sanılmasın; ama AICA’nın hemen her
toplantısında bir biçimde tartıştığı bir konu bu. Üstelik banka dergileri ya da
holding gazeteleri de dahil, tarifeye uyan bir yayın yok. Uysa bile hiçbir
eleştirmen, şimdi olduğu gibi sadece yazılarıyla hayatını kazanamaz. Artun’un
sorduğu soruya ise yine sorularla samimi yanıtlar aramaya çalışalım: Diyelim
eleştirmen, ürettiğinin ülkemizde tabiri caizse “üç kuruş” olan karşılığından
da vazgeçti. Bu daha mı sağlıklı olur? Eleştirmen
-soruyu en sekter biçimde sorarsak- yaşamını idame ettirmek için yaptığı başka
işlerle ilgilenmekten bu yolla vazgeçebilir mi? Yoksa tam tersi bir mantık mı
kurmak gerekir? Belki safdilli bir örnek ancak teşbihte hata olmaz;
İngiltere’de yargı sisteminde söz sahibi yargıçlara devlet tarafından verilen
açık çek, onların satın alınamazlığını sağlıyorsa, AICA’nın belirlediği ücret
tarifesi hayata geçtiğinde, eleştirmen daha seçici davranmaz mı? Üstelik gayet
mütevazi olan bu ücretlerle birdenbire Dave Hickey’nin olmaktan tiksindiği gibi
“courtier class” yani saray
sınıfından eleştirmenler peydah olmaz; kimse korkmasın.
Yazarın
bağımsızlığını salt parayla kazanabileceğine inanmak elbette ne kadar absürdse,
parasız kazanabileceğine inanmak da o kadar arkaik. Ama hâlihazırda bağımsız,
özgün ve eşitlikçi olmaya çalışan bir yazar sadece böylece kendisine önerilen
yazılar arasından seçim yapabilir ve ancak böylece sadece istediği için hiç
karşılık beklemeden bile yazabilme lüksüne kavuşmaz mı? Böyle bir niyeti
olmayan, sadece şan, şöhret ve servet peşindeki güya “eleştirmen”in de kendini
çabuk tüketeceği, kısa sürede teşhir olacağı; öte yandan çokça yayında çok daha
fazla ismin ve hür iradesiyle istediğini yazabileceği bir sistem hayali çok mu
zor? Bu hayali kurmaya başlamak için öncelikle tamamen sisteme entegre olmuş,
ehlileşmiş bir sanat ve sanat eleştirisi ön kabulünden kurtulmak gerekiyor. Bu
kabul, mevcut teslimiyetlere bekledikleri önemi vermekten başka işe yaramaz
çünkü. Piyasaya yenik düşmeyen eleştiri, kendi dinamiklerini üretmiş,
kurumsallaşmış bir merci haline gelmeyle mümkün olur ancak. Bu mercinin
bağımsız karakterini yaratmak ise, sanatın sistem ile olan ilişkisinin
katılaşmış yanlarını ifşa edebilen ve yüzünü böyle olmayana dönen, parayla olan
etik ve profesyonel mesafesini kendine özgü yollar çizerek belirleyen eleştirmenin
ellerinde saklı.
1 AICA Uluslararası Eleştirmenler Derneği Türkiye
Şubesi’nin düzenlediği “1980’den Günümüze Türkiye’de Görsel Sanatlar:
Tanıklıklar ve Paylaşımlar”, 21-22 Aralık, 28-29 Aralık 2012, 4-5 Ocak 2012,
MSGSÜ Sedat Hakkı Eldem Oditoryumu.
2Walter Benjamin, Brecht 'i Anlamak, Çev: Güven
Işısağ-Haluk Barışcan, Metis Yayınları, İstanbul, 2000.
3 Ali Akay,
“Sanat yazısı devam ediyor: Formu değişti”,
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1116319&CategoryID=41
4 http://www.e-skop.com/skopbulten/elestiriden-istifa/1049#.UOP3M9qNORY.twitter
5 Her avangard
çıkışın bir süre sonra sistem tarafından içselleştirildiği gerçeğini de göz
önünde bulundurarak…
6 http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1113864&CategoryID=41
26 Mayıs 2012 Cumartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


