31 Aralık 2011 Cumartesi

Kristin Saleri

Resme nasıl başladığınızdan biraz bahseder misiniz?

KS: Benim hayatım çok renkli geçti ve bu yaşta olmama rağmen halen de renkli geçebiliyor. Resim serüvenim mektepten başladı. Hemen hemen daha ilk mektepten. Sekiz – dokuz yaşlarımdayken eve gelen konukların da resimlerini yapardım, sonra yaptıklarımı gizlice ceplerine koyardım hatta. Benim yazılarım da iyiydi. Hocam derdi ki “Sen büyüyünce şair yahut yazar olacaksın.” Böyle zannederlerdi. Sonra İstanbul’daki Fransız mektebine gittim, Ècole Modern’e. Orada bir gün bir imtihan zamanında edebiyat öğretmenimin resmini yaptım; ama biraz karikatüral. Çünkü yaşlıydı, saçları yukarıdaydı biraz. Hocam “Ne yapıyorsun orada?” dedi bana. Zaten yaramaz olduğum için ön sıralarda oturturlardı, o nedenle beni hemen görmüştü. Lakabım da “fişek”ti. Sonra aşağı indirdi beni, müdireyete. Kovuldum, bitti diye düşündüm. Hatta arkadaşlara da söyledim kovacaklar beni diye. Bir yandan da ağlıyorum. Sonra hocam, dedi ki “Yarın anneni çağır. Gelsin, konuşacağız.” Ben hep kötüye yoruyorum durumu, yaramazlık yaptığımı sandığım için. Ertesi günü ablamla gittik. Ablama “Bu çocuk çok yetenekli, muhakkak bir resim dersine başlasın” dediler. Bu şekilde başladım ben de. Profesör De Mille’den ders almaya başladım. Ondan sonra da Akademi’ye gittim.

Akademi’de neler yaptınız?

KS: Akademi’yi bitirmedim. Çünkü aldılar beni okuldan. Biraz sıkıydı annemin disiplini. “Artık yeter bu kadar okul” dediler. Orada arkadaşlar da çok tabi. Ancak okuldan ayrıldıktan sonra hiç bırakmadım arkadaşları.

Kimler vardı arkadaşlarınız arasında?

KS: Selim Turan vardı, Naile Akıncı... Oldukça kalabalıktık.

“Bizim Grup” isminde bir grubunuz da varmış...

KS: Evet, Zeki Kıral vardı, Hüseyin Bilişik vardı bizimle, kaybettik onu geçen sene. Leyla Gamsız, Zerrin Bölükbaşı, Naile Akıncı vardı. Birçok sergiler açtık, faaliyetlerde bulunduk. Kişisel sergilerim de oldu. Her sene bir-iki tane sergi mutlaka açardım. İlk sergimi 1956’da açtım. Birinci sergimi açtığımda, bu çok özel bir olaydır, ondan anlatmak istiyorum; hep çiçek resmi yapmıştım. Otuz tane vardı ve otuzu birden satılmıştı. Bir tane satılmadı. O da kompozisyonlarıma ilk başladığım resimlerimdendir. Yeni yeni o sene başlıyordum sonradan gelişecek kompozisyonlarımı yapmaya. Bir tek o resim satılmamıştı. Sonra Bedri Rahmi geldi. “Bir tane resim var burada” dedi. “Çiçek resimlerini yapan bu kompozisyonu nasıl yaptı?” dedi. Halbuki öteki çiçekler satılmış, o kompozisyon kalmıştı. Şimdiye kadar da bende kaldı o resim, Bedri Rahmi’nin beğendiği.

1943’te kocam Agop Saleri ile evlendim ve sonra başladım dış memleketlere gitmeye. İtalya’da çok bulundum, Roma’da, Viyana’da, Strazburg’da... Paris’te başladım çalışmaya. Andre Lhote Atölyesi’ne gidiyordum. Çok geliştim ve bir atölye kurdum ben de burada, İstanbul’da. Sonra ders vermeye başladım. Üç katlı bir apartman vardı, bir katında oturuyorduk, bir katta kendi atölyem vardı, bir katta da talebelerim vardı. Oradaki çalışmalarım 1970’e kadar sürdü. Çok talebe yetiştirdim. Verşa vardı. Carmen vardı öğrencilerim arasında. Çok öğrencim oldu, içlerinden sekiz dokuz tanesi de meşhur oldular. Güzel resim yaptılar, hayatlarını kazandılar. Bu da oldukça mutluluk verici benim için.

En iyi arkadaşım Selim’di, Selim Turan. O Paris’e gitti, otuz sene kaldı. Ben giderdim Paris’e, o yön gösterirdi. Orada çalıştıktan sonra buraya geldim ve çok yeni bir yönteme başladım. Böylece gitti çalışmalarım.

Çalışmalarınızdan biraz bahseder misiniz?

KS: Figüratif çalışıyorum ama hayal de var içinde. Yani kopya yapmaya çalışmadım hiçbir zaman. Fotoğraf çeker gibi resim yapmaya çalışmadım hiçbir zaman. Resimlerimin içinde fikir olmasına çalıştım. Kompozisyondur hepsi. Resimlerimi dış memleketlere yolladım sonra. Birçok ödül kazandım Türkiye adına. En son Monako’da ödül aldım. Bu dünya çapında bir derece. Birinciliği Monako üzerine yapılan bir heykele, ikinciliği de bana verdiler. Dış memleketlerin gazetelerinde Türkiye “Kristin Saleri’yle onurlandı” diye yazılar çıktı.

Sizin “Elektrik” isimli büyük boyutlu bir tablonuz var. Çok etkileyici. Modernleşme var o resimde...

KS: O zaman Hüseyin Bilişik Ressamlar Cemiyeti başkanıydı. Ben de ikinci başkandım. Ankara’da çok büyük bir sergi açmayı düşündük. Resimlerin büyük olmasını zorunlu tuttuk ayrıca serginin Ankara’da oluşu nedeniyle altı kişi katıldı sergiye. O zaman da Cemal Gürsel başta ve kendisi çok hasta. Bizim ertesi günü sergimiz var Ankara’da, Cemal Gürsel ölecek diye endişeleniyoruz. Kokteyl yapacak mıyız, açılış nasıl olacak... Bunu düşünüyoruz, neyse ölmedi. Sergimizi yaptık, oldukça iyi geçti. Hatta o zaman yalnız benim resmimi almak isteyenler çıktı. Ama resmimi satmadım. Çünkü bende bir huy vardır; arkadaşlarımın resimlerini alıp almayacaklarını sordum benim resmimi almak isteyen kişiye. “Almıyoruz” dediler, ben de istemedim resmimin satılmasını. Arkadaşlarımın resimleri satılmayacak, benimki satılacak. Ve vermedim. Ondan sonra üstümde kaldı o kocaman resim. Şimdi satmak istiyorum ama alan yok. Öyle hatıra olarak duruyor.

Dünya müzelerinde de resimleriniz var sanırız...

KS: Evet, Pompedou’da var, Erivan’da var, burada da var tabi, Ankara, İstanbul ve İzmir’de. Amerika’da da çok resmim var.

Türk resmi hakkında ne düşünüyorsunuz?

KS: Çok iyi buluyorum Türk resmini. Avrupa gibi bir çaba var. Avrupa’yı dolaştığım için şunu söyleyebilirim: bizim Akademi çok iyi bir eğitim kurumudur. Yunanistan bizden çok geridedir mesela. Ben Yunanistan’da sergi açtım, orada söylemiştim. Akademi üzerine konuştum orada; Türkiye çok ileride dedim. Hemen hemen Paris’in arkasından Türkiye’deki Akademi gelir. Orada ne varsa burada da vardır. Ayrıca çok iyi ressamlarımız var.

En çok kimi beğeniyorsunuz?

KS: Benimle beraber okuyanlar, heykeltıraş Zerrin Bölükbaşı, Leyla Gamsız vardı. Beğenirim de kendilerini, ama o çekildi, artık çalışmıyor.

Siz hala çalışıyorsunuz...

KS: Ben çalışıyorum, evet. Hem seramik yapıyorum, hem yağlıboya. Canım hangisini isterse onu yapıyorum. Çok dışarı çıkmıyorum. Sabah kahvaltımı yapar atölyeye girerim. Şimdi de atölyeden geldim, o beni doyuruyor.

Bugün artık Ermeni asıllı Türk sanatçılara dair güzel gelişmeler yaşanmakta. Ermeni asıllı Türk sanatçıların sergileri açılıyor, arşivleri tutuluyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

KS: Güzel bir şey tabii ki. Ben zaten hiç ayırım görmedim. Akademi’de hocalardan olsun, arkadaşlarımdan olsun, bir ayırım hissetmedim hiçbir zaman. Burada büyüdüm, burada yaşadım. Ben de öyle bir ayırım yapmadım.

rh+sanat S 15

Esra Aliçavuşoğlu / Modern Sanat Müzesi Ne İşe Yarar?

Elif Dastarlı: Yerel olandan başlayıp genele varmak gibi bir yöntem izleyelim. Konumuz müzecilik ve o kaçınılmaz soru: Son yıllarda ülkemizde yaşanan müze patlamasının nedeni nedir? Ne değişti de birdenbire ard arda müzeler açılmaya başlandı?

Esra Aliçavuşoğlu: Hemen hemen bütün özel müzelerin açılışının neredeyse aynı döneme denk gelmesi sanırım böyle düşünmemize neden oluyor. Son dönemde açılışı gerçekleştirilen müzelerin dikkat çeken en önemli ortak yanı, güzel sanatlar şeklinde genelleyebileceğimiz koleksiyon müzeleri olmaları. Ulusal piyasada üst liglerde olan Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi büyük kurumların açtığı müzeler bunlar. Neden bugün ve hepsi aynı anda diye sorarsanız, çok çeşitli sebepler öne sürülebilir. Temelleri daha önce atılmıştı; üzerinde çalışılıyordu ama 2000’den sonra gerçekten büyük bir patlama yaşandı. Bunda en temel neden 1980 sonrası dönemde sistemin daha “profesyonelleşmesi” ve belki burjuvazinin daha da “modern”leşmesi. Aynı dönemde özel banka galerilerinin de artışına tanıklık ettik. Sermaye kesimi son yıllarda sanatı bir kez daha keşfetti. Sanat adeta “trend” haline geldi. Bugün sergi ya da müze açılışlarında İstanbul’un “crème de la crème” tabakasını sık sık görmemiz çok da tesadüfî değil. Ayrıca kurumlar sanırım sanatla, daha doğrusu bir iktidar alanı olan müzeyle çok iyi reklâm ve halkla ilişkiler faaliyetleri yürütülebileciğini, bundan çok iyi geri dönüş alınabileceğini kavradılar. Bu nedenle birbirlerinden de etkilenerek sürecin yaşanmasında en önemli paya sahipler. Bu müzeler koleksiyonlarının odaklandığı konu bağlamında birbirlerinden çok farklılar ancak özellikle geçici sergiler söz konusu olduğunda birbirlerinin alanlarına müdahale de edebiliyorlar.

Sorunuza geri dönecek olursak, özel kurumlar tarafından açılan müzeleri -Batı’daki geçmişini de göz önünde bulundurarak- biraz şüpheli karşılamak gerekir. Şirketlerin salt sanat aşkı ile bu türden müzeleri açmadıklarını artık hepimiz biliyoruz... Kurumların süreç içindeki duruşları durumu daha iyi kavramamız için veriler sunabilir bize. Süreklilik son derece önemli... Ama görüyoruz ki özellikle şirketler tarafından finanse edilen kurumlar kurumsallaşmadan çok yoksunlar. İlla müze olmak zorunda değil, sanat galerisi ya da kültür merkezi de olabilir bu. Örneğin Borusan Sanat Galerisi, kamuoyuna herhangi bir açıklama yapma ihtiyacı duyulmadan ya da kısa ve net bir biçimde bundan sonra müziğe ağırlık vereceği söylenerek kapatılabiliyor. Sabancı Müzesi’nin bir ayağı olarak nitelendirebileceğimiz Sabancı Holding tarafından desteklenen Aksanat’ın alt kattaki sergi salonu yine keyfi bir kararla Tekno-Sa’ya dönüştürebiliyor.

ED: Bu özel kurumlar sayesinde Türkiye’de kültür endüstrisinin gelişmekte olduğundan söz edebiliriz o halde.

EA: Tabi, kültür endüstrisinin ve kültür-sanat piyasasının geliştiğini söyleyebiliriz. Örneğin, bu müzelerin aile koleksiyonlarından oluşmaları nedeniyle başka kişi ve kurumların özellikle çağdaş sanat koleksiyonu oluşturmaları için motive eden bir tarafı var. Ayrıca, yeni yeni koleksiyon oluşturmaya başlamış biriyseniz elbette bakacağınız yer çağdaş sanat sergileyen müzeler olacaktır. Burada yapıtı olan bir sanatçının çalışmasına sahip olmak istemeniz ise bu çerçevede çok doğaldır. Sanat ortamını nasıl etkilediği asıl konu bana kalırsa... Özellikle izleyicinin artışı söz konusu ki, bunun yapay bir gelişme mi, modalarla bağlantılı mı olduğu konusunu düşünmek gerekiyor. Örneğin, İstanbul Resim Heykel Müzesi ile İstanbul Modern arasında konum itibariyle çok kısa bir mesafe var ama iki müzeye ard arda gittiğinizde görüyorsunuz ki birisinde üç kişi geziyor, diğerinde ise bu sayının epey üzerinde bir izleyici kitlesi var. Hâlbuki bu iki müzede koleksiyon dönemleri açısından pek bir fark yok, sadece mekân farklı. Demek ki görünürlük, modalar ve tanıtım faaliyetleri müzelerin daha çok izleyici çekmesinde son derece önemli. Bir de yine zamana bırakmak gerekiyor sanırım. Çünkü İstanbul Modern henüz çok genç bir müze ve ses getiren geçici sergiler gerçekleştiriyor. Dolayısıyla müzelerin kemikleşmiş izleyicilerinin bir istatistiğini çıkarmak bugün için oldukça zor.

ED: 20. yüzyıl modern sanat müzesi o dönemki amaç ve vizyonla ülkemize bugün geldiyse, sanatla sınıf arasındaki bağı müzecilik bağlamında nasıl açıklamak lazım?

EA: Türkiye’deki müzecilik ile Batı’daki müzeciliğin gelişim süreçleri birbirinden oldukça farklı. Özellikle resim ve heykel müzelerinin ortaya çıkışı ve gelişim noktaları Batı’dakinden hem zamansal hem de ideolojik farklıklar gösteriyor. Prototip olarak Louvre Müzesi’ni alırsak, onun karşılığı olabilecek bir müze kurmamız zaten mümkün değildi. Dolayısıyla Türk müzeciliğinin varoluşundan bu yana hangi eksenler üzerinde yol aldığına ve bu eksenleri hangi bağlamlarda geliştirdiğine dikkat etmek gerekiyor. Örneğin ülkemizde müzecilik arkeoloji ve askeri koleksiyon üzerine şekilleniyor. Resim-heykel koleksiyonuna sahip güzel sanatlar müzelerinin ortaya çıkışındaki geç kalış süreci toplumsal yapı söz konusu olduğunda zaten çok anlaşılır. Türkiye’de sanat müzeleri bağlamında müzecilik ile ilgili kuramsal çalışmalar yapmak gerekiyorsa mutlaka Sanayi-i Nefise Mektebi’ne ve İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin açılış tarihi olan 1937’ye dönmek gerekiyor. Türkiye’de müzeciliğin oluşmasını, gelişmesini motive eden güç ile Batı’daki oluşumun aynı olmadığını görüyoruz. Ancak, son dönemde açılan özel müzelerin vizyon ve misyonlarının Batı’daki özel müzelerle son derece benzerlik taşıdığını gözden kaçırmamak gerekiyor.

İstanbul Resim Heykel Müzesi halkın talepleri doğrultusunda kurulmuş bir kurum değil; Cumhuriyet ideolojisinin, Türk Modernizmi’nin bir parçası. Yeni bir ulus inşaasının ayaklarından.... Türkiye Cumhuriyeti’ni Batı’ya açan kapılardan biri; tıpkı Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde birdenbire açılışı gerçekleştirilen İstanbul Modern gibi... Bu bağlamda ikisi de pek çok yönden ortak bir kaderi paylaşıyor.

ED: Ben de buraya gelmek istiyorum ama önce şunu sorayım. Sizce müze Modernizm’in üreticisi mi yoksa ürünü mü?

EA: Modernizm’in en önemli kurumlarından biri modern sanatlar müzeleri. Birbiri içine karışan bir süreç bence. Bizdeki sürece bakarsak, devlet ideolojisi, modernleşmek ve Avrupa Birliği’ne uyum sağlamak söz konusu olduğu andan itibaren müzeye ihtiyaç duyuyor...

ED: Bizim yaşadığımız bu karmaşanın nedeni Modernizm’le yaşadığımız problemlerden kaynaklanıyor o halde...

EA: Tabi, Batılılaşma sürecinden itibaren devam eden bir durum bu. Modernizm’in kurumları ile problemlerimiz var. Örneğin Eczacıbaşı ailesinin neredeyse 20 yıldır İstanbul’da bir modern sanatlar müzesi açmak için uğraştığını biliyoruz. Sosyal demokrat partilerin iktidarda olduğu bir dönemde değil de, muhafazakâr eğilimli bir partinin döneminde bu müzenin açılmış olması ilginç. Çünkü bu müze de Modernizm’in kurumlarından biri olarak düşünülüyor. Ama en ilginci, bir aile koleksiyonunun müzesine toplumsal olanı işaret eden bir isim verilmiş olması.

ED: Müzeler, dünya ölçeğinde resmi ideolojiden bağımsızlaşabildi mi sizce?

EA: Özellikle devlet müzelerinin kökeninde resmi ideolojiler olduğu için bağımsızlaşmaları sanırım oldukça zor. Özel müzeler ise kendi ideolojilerini üretirler. Bugün müzecilik kuramları ve eleştirileri bu konu üzerinde yoğunlaşıyor. Çünkü müzeler ideolojiktir, devletin ideolojilerini yansıtırlar. Aynı zamanda kolektif belleğin merkezini oluştururlar. Örneğin “October” dergisi yazarlarından sanat tarihçisi Douglas Crimp müzeleri modernist bir paradigma olarak değerlendirir ve Foucault’un tımarhane, hastane ve hapishane çözümlemelerini model alan bir müze arkeolojisine gereksinim duyulduğunu söyler. Çünkü müzelerin de tıpkı bu kurumlar gibi dışlayıcı ve sınırlayıcı mekânlar olduğunu ifade eder. Dolayısıyla müzeleri ideolojiden ayırmak pek mümkün değil gibi geliyor.

ED: Müze, varoluşu gereği didaktikse, bu araçsallığının izleyici açısından yaratabileceği tehlikeler karşısında nasıl davranmak gerek?

EA: Linda Nochlin müzenin hem seçkinci bir dinin mabedi, hem de demokratik bir eğitim aracı olarak en baştan itibaren şizofren bir ruhu olduğunu söylüyor. İzleyicinin bilinçli olması gerekiyor. Bu bilinç de ancak müzecilik kurumunun eleştirilmeye başlanmasıyla, masaya yatırılmasıyla mümkün olabilir. Uzman olmayan izleyici için müze kayıtsız şartsız iyi bir şey...

ED: Burada sanatın ontolojisiyle ilgili bir soruna da geliyoruz...

EA: Müze genel olarak size neyi, nasıl düşünmeniz gerektiğini söyleyen bir mekân. İster kronolojik, ister tematik olsun, müzeler bir şekilde sanat tarihini yazan; tarihi oluşturan ve görselleştiren kurumlar. Dolayısıyla müzelerin iktidar araçları olduğunu unutmamamız gerekiyor. Özel müzelerin açılmasını bu iktidar mekanizmasının gücüne de bağlayabiliriz rahatlıkla. Çünkü açtığınız her müze sanat tarihinin nasıl yazılması gerektiği üzerine söz söyler. Batı müzeleri örneğin geleneksel, alışılmış sanat tarihi anlayışını güçlendiren kurumlardır.

ED: Modern sanat müzesinin sanat eseriyle kurduğu ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Çünkü hem onu alıp “yükseğe” koyarak teşhir değerini “arttırmış”, hem de ulaşabileceği nihai yere ulaştırarak piyasadaki değişim değerinden “eksiltmiş” olmuyor mu?

EA: Tabi öyle ama bu salt o müzedeki yapıt ile ilgili bir durum. Aynı sanatçının müzeye konan yapıttan sonra üreteceklerinin en azından piyasa değerini arttırdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Dolayısıyla “müzelik olmak” hala çok önemli bizim ülkemizde. Hans Hacke onca yıldır, bir sanat tarihçisi titizliği ile bu kurumları eleştirmesine ve yapıtlarının temel meselesi yapmasına karşın kimi zaman bu kurumlara dâhil olmaktan da geri duramıyor örneğin. Müze aslında yapıtın hayata karışmasını engelleyen bir kurum; özellikle de modern ve çağdaş sanat müzelerinde...

ED: Yani müze, içine aldığı eseri hayattan kopararak kurumsallaştırırken kendi de kurumsallaşıyor. Bu helezonik bir ilişki değil mi?

EA: Müze, kimi zaman yapıta artı değer katarken, kimi zaman da yapıtın anlamından, varoluşundan çalıntılar yapıyor. Bu nedenle bizde çoğunluğun algıladığı şekilde çok olumlu ve masum kurumlar değil müzeler. Eleştirel sistem henüz yeni yeni oluşuyor.

ED: Biraz müze mimarisinden bahsetmek istiyorum. Müze resmi ise, resmileştiriyorsa varoluşundan beri sürdürdüğü mabedimsi yapısı da buradan kaynaklanmıyor mu?

EA: Tabi, zaten müze tapınak olarak adlandırılan bir kurum. Müzecilik tipolojisine baktığınızda ilk önce zorunlu olarak sarayların kamulaştırılmasıyla oluşturulmuş saray müzelerini görürsünüz. Müze olarak inşa edilmemiş ama salonlarının ve koridorlarının galeri olarak kullanıldığı yapılardır bunlar. Hem mekân, hem de yapıt kamulaştırılmıştır saray müzelerde. Bizde de örnekleri var, ama bunların en önemlisi Louvre. Sizin sözünü ettiğiniz müze tipi ise, bu kurumların ideolojilerinin daha iyi yerleşmeye başlamasının ardından, dönemsel mimari üslubun da etkisiyle gerçekleştirilen ve bir ibadet mekânını andıran tapınak-müzeler. Bugün müze dediğimizde aklımıza gelen ilk mimari tipi oluşturuyor bu yapılar. Örneğin İstanbul Arkeoloji Müzesi, yapıldığı dönemde, tapınak-müze formunda inşa edilmiş bir kaç yapıdan biri. Bir platform üzerinde yükselen, geniş ve büyük merdivenli, sütünlü girişi ve üçgen alınlıklarıyla hem tapınakları andıran, hem de izleyicide müzenin bir ibadet mekânı olduğu izlenimi veren yapılar bunlar. Dolayısıyla Marinetti’nin 1909’da Figaro Gazetesi’ndeki manifestosunda “geçmişin kutsal kalıntılarının saklandığı yerler olan müzeleri yıkacağız” sözleri şaşırtıcı değil.

ED: İnsana kendini küçük hissettiren bir mimari...

EA: Evet, aynen öyle. Belki de oraya girdiğinizde gördüğünüz her şeye kayıtsız şartsız boyun eğmenizi sağlayan da yapıların bu özelliğidir. Hep söylenir; müzelerle dini yapılar aslında birbirine çok benzer çünkü ritüelleri neredeyse aynıdır; sessiz konuşursunuz, yapıtlara dokunmazsınız ve dışarı çıktığınızda aydınlanırsınız...

Müze tipolojisinin sadece anıt-müzelerden ibaret olmadığını biliyoruz. Anıt-müzelerin izleyicinin üzerinde kurduğu hegomonik yapıyı kırmak için genellikle modern sanat yapıtlarının sergilendiği, izleyiciyi içine çeken saydam müzelerin inşa edilmiş olduğunu unutmayalım. Paris Pompidou ve Berlin Neue National Gallery bu tipin en iyi örnekleridir. Son olarak ise İstanbul’a da son derece uygun olan fabrika müzeler... Müze yapıları gittikçe daha yaşamın içine giriyor. İzleyiciler kendilerini yutacak bir mekân izlenimi uyandıran korkutucu yapılar değil, içinde yaşayabileceklerini hayal ettikleri, sıcak ve samimi mekânları tercih ediyorlar.

ED: Peki bu tür saydam, davet edici müze mimarisi, mesela Pompidou, gerçekten insanları içine çekebiliyor mu, yeterli saydamlıkta mı? Çünkü bence o da başka bir dönemin kendine özgü tapınak müze şekli. Ya da Louvre’daki cam piramit; çok tipik!

EA: Evet bu doğru. Birbirine tepki oluşturuyormuş gibi görünse de aslında kendi dönemlerini yansıtan yapılar hepsi. Ama en azından Pompidou’nun izleyende içine girme hissi uyandırdığını düşünüyorum; çünkü Paris’in geleneksel dokusunun içinde kendini merak ettirebilen ilginç bir yapı.

ED: Bugün yeni bir müze yapılsa, ne şekilde olmalı sizce?

EA: Bugün yeni müze binası yaratmaktansa dönüştürmeye yönelik eylemler daha çok tercih ediliyor. Bu da teknik ve ekonomik nedenlerden ötürü... Örneğin İstanbul’a yeni bir müze binası inşa edilme kararı alınsa nereye yapılabilir?

ED: Olimpiyat stadının yanına herhalde!

EA: Ancak oraya yapılabilir, sonra servis kaldırılır. Zaten bir elin parmaklarını geçmeyen müze izleyicisi kısa bir süre sonra yok olur. Ayrıca müzelerin çevre ile ilişkileri, konumları çok uzun yıllardır tartışılıyor. Müzelerin şehir merkezinde olması gerekiyor bana kalırsa. Yani kent ve müze birbiri ile son derece ilişkili... Örneğin, Bilbao’da büyük paralar harcanarak, Frank O. Gehry’e tasarlatılan Bilboa Guggenheim Müzesi’nin ana amaçlarından biri bu sanayi kentini canlandırmaktı. Evet, gerçi bir süre canlandı da ancak bugünlerde bu müzenin kentin fonlarından çektiği para ile kente sağladığı kazanç arasında neredeyse uçurumlar var. Dolayısıyla, canlı bir kent merkezine inşa edilmiş büyük bir müze orayı daha canlı hale getirebilir. Teknik meseleye geri dönecek olursak, açılan son modern sanatlar müzesi olan Tate Modern de fabrika-müze olarak tanımladığımız tipolojiye giriyor. Bu türden yapıları dönüştürmek hem daha az masraflı, hem de şehir merkezlerinde konumlanmış eski sanayi yapılarını tekrar kullanıma sokuyor. Tate Modern’in Bankside’deki elektrik istasyonunda kurulacağı açıklandığında İngiliz mimarlar büyük tepki göstermiş; çok önemli bir fırsatın ellerinden alınmış olduğunu iddia etmişlerdi. Ama baktığımızda hem daha ucuza mal oldu, hem de müze merkezde kaldı. Bunun bizdeki örneği ise İstanbul Modern...

ED: Ama İstanbul Modern’in alanı çok kısıtlı. Bahçeyi kullanma yöntemine gittiler örneğin. Oysa her şeyi yapalım gibi bir gayretleri de var; hem Venedik-İstanbul sergisini yapalım, hem sürekli koleksiyonu gösterelim...

EA: Ama Türkiye’de müzecilik hep bu şekilde gelişmiş zaten. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin de yapıldığında kanatları yok, daha sonra ekleniyor. Bu sanki içselleştirdiğimiz bir gelenek gibi. Topkapı Sarayı da öyle; bir birim kuruyorsunuz ve sonra ihtiyaç duydukça yeni birimler inşa ediyorsunuz. Örneğin hep anlatılır; Le Corbusier Topkapı Sarayı’nı gördüğünde inanamamış diye... Tabi bunlar bir müze kurulurken düşünülmeli, en azından önündeki yirmi yılda nereye kadar genişleyeceğinin planı yapılmalı. Çünkü dünyadaki örnekleri böyle gerçekleştiriliyor.

ED: Bugünün sanatının var olabileceği bir müze tanımına gelirsek?...

EA: Günümüz sanatı hayatla, yaşamla çok bağlantılı. Sanat her dönem yaşamla çok bağlantılıydı elbette ama günümüzde bu durum en yüksek noktada. İzleyicinin dâhil olduğu noktada anlamını arttıran, klasik müze duvarları arasına hapsedilebilmesinin mümkün olmadığı bir sanat. Bu türden yapıtları klasik müze duvarları arasına hapsettiğiniz zaman bir ucubeye dönüştürmüş olursunuz. Buna Saatchi Müzesi’ni örnek gösterebiliriz. White Cube sergi mekânına sahip bir galeriden kentin merkezindeki neo-klasik bir yapıya taşınan ve adı “müze”ye çevrilerek sergilenen koleksiyon ne demek istediğimi örnekliyor sanırım. Parke zeminler, oymalı kemerler, üçgen alınlıklar, 90’ların Genç İngiliz Sanatçıları’nın yapıtlarını bambaşka bir şeye dönüştürüyor. Bir mimari yapının yapıtın ruhunu nasıl harcadığına ve posasını bıraktığına çok iyi bir örnek bu. Dolayısıyla yeni müze yapıtın soluk almasına izin verecek türden olmalı.

ED: Andre Malraux’nun hayalini kurduğu bir duvarsız müze mümkün mü sizce?

EA: Andre Malraux’un “Düşsel Müze”si bugünkü teknik olanaklarla artık çok kolay. Ama müzelerin bunca yıl “özenerek” inşa ettikleri ideolojilere ve iktidar alanlarına ne olacak?

ED: Türkiye’de bundan sonra acaba neler olabilir müzecilik anlamında? Yeni müze kurulması için adı geçen birçok mekân var.

EA: Benim kişisel beklentim, örneğin önümüzdeki on yıl için, var olan müzelerin iyileştirilmesi. En acil iyileştirilmesi gereken ise İstanbul Resim Heykel Müzesi. Bu müzenin çok başlılıktan kurtarılması, mekânın artık acil hale gelen restorasyonuna başlanması ve Avrupa Birliği süreci nedeniyle İstanbul Modern’e verilen desteğin parkeleri gıcırdayan bu mekâna bir an önce verilmesi gerekiyor. Ve bunu yaparken devletin daha profesyonel bir yönetim anlayışı içinde müzeyi sahiplenmesi gerekiyor.

Devlet müzeleri, Uşak örneğinde olduğu gibi son dönemde sadece hırsızlık ve sahtecilik olayları ile karşımıza çıkıyor. Bu durumun çözümü olarak müzelerin özelleştirilmesi girişimlerini son derece tehlikeli buluyorum. Bugün ülkemizin en çok satan gazetelerinden birinde Arkeoloji Müzesi’nin özelleştirilmesi dahi gündeme gelebiliyor. Aslında bu durumu ülkenin içinde bulunduğu konjonktürden bağımsız da düşünmemek gerekiyor. Tüpraş, Ereğli gibi ülkenin en önemli ve stratejik kurumlarının dahi satılabildiği bir süreçte, toplumun her kesimine ait kurumlar olan müzelerin özelleştirilmesi girişimi çok da şaşırtıcı değil. Sanata ve kültüre duyarlı herkesin bu tür girişimlere karşı çıkmasını beklemekten başka şansımız yok. Çünkü ancak böylelikle sanat ortamına ve tarihine yeni açılımlar getirebiliriz.

rh+sanat dergisi S 37

Besim Dellaloğlu / İsyancı Bir Garip Muammalık Hâl-İ Pür Melâli Romantizm

Hayatı bir değer olarak yaşamaktan kasıt ne olabilir? Bir idealin gerçekleşmesi için değil ama bizzat idealin kendisi uğruna her şeyi göze alabilmek... Sadakat, mutluluk ya da başarıdan öte ve ziyade; topluluk değil birlik ya da birlik değil topluluk için ama kendini unutmadan ya da kendinin asla farkında olmadan, hatta farkındalığı amaçlamadan bir oluş, hissediş, düşünüş. Bir muamma hali... Tüm bunları, ancak Romantizm hakkında konuşurken dile getirmek mümkün olabilirdi; öyle de oldu. Yağmurlu bir Kasım günü, gündüzü akşama bağlayan saatlerde, “Romantik Muamma” kitabının yazarı Besim Dellaloğlu ile 18. yüzyılı 19. yüzyıla bağlayan zaman dilimine geri gittik. Romantiklerin fikirlerinin izini sürmeye çalışırken antikten moderne, oradan postmoderne; konular, kavramlar, fikirler ve hisler ekseninde; düşünerek ve hissederek; sistematikten koparak, döngüsel bir yolculuk gerçekleştirdik.

Elif Dastarlı: Kitabınızın adı “Romantik Muamma”ydı. Şu genel soruyla başlayalım. Romantizm gerçekten de bir muamma mıdır?

Besim Dellaloğlu: Romantizm muammalı bir konu olduğu için bence ne olmadığını anlatarak başlamak gerekir. Yani tersten gidelim. Belki buradan sorunuzun yanıtına ulaşabiliriz. “Romantizm” denince maalesef ilk akla gelen -maalesef belki ağır bir laf ama- aşırı sentimentalizm, aşırı duygusallık. Kavuşulamayan aşklar, ele geçirilemezlik, elde edilemezlik... Bunların hepsi romantik temalar tabi, ama Romantizm bu kadar dar çerçeveli değil. Romantizm aslında tepkisel bir hareket. Tarihsel olarak da baktığımızda Aydınlanma’ya itirazla başlıyor. Yani modernliğe karşı ilk ciddi direniş hareketi. Ama tek bir Romantizm’den bahsedemeyiz ve ona başı sonu belli, kendi içinde tutarlı, dengeli bir akım muamelesi yapamayız. Çünkü Romantizm Almanya’da başka türlü, İngiltere’de başka türlü, Fransa’da başka türlü yaşanıyor. Hatta onların içinde de başka eğilimler var. Zaten Romantizm’in doğası buna müsait. Yani örgütlü, sistematik bir hareket olmaya çok uygun değil.

Soruya dönersek; Kant’ın üçüncü eleştirisinden, yani 1700’lerin sonundan başlayıp devam eden yönüyle Romantizm daha çok akla, aklın egemenliğine, hükümranlığına, tiranlığına karşı bir direniş hareketi. Burada bir düzeltme yapmak lazım belki. Bir irrasyonalizm yani aklın topyekûn reddedilmesi de değil. Zaten modernin ortaya çıkışı, onun felsefi altyapısı olan Aydınlanma’nın içerdiği akıl vurgusu, romantiklerin ilk eleştiri hedefleri. Burada itiraz edilen aklın varlığı değil; aklın, insani “fakülteler” yani “yetiler” üzerinde kurduğu acımasız egemenlik. Yani bunlar duygusallık, içgüdüler, sezgi, hayal gücü, vicdan, sağduyu gibi insanın donanımları. Modernlikle birlikte romantiklerin itiraz ettiği, bu dengenin aklın lehine bozulması. Akıl olası yetilerden bir tanesi ama diğerleri üzerinde bir hükümranlığa yol açıyor. Dolayısıyla burada insani fakültelerin arasında daha bütünlüklü, daha ilişkisel bir çerçeve oluşturabilmek, aklı olması gerektiği yere geri çekmek gibi bir itiraz var. Romantizm’e çok atfedilen irrasyonalizm eleştirisini karşılamak için, “akla karşı duyguları savunur” söyleminin bu şekilde düzeltilmesi lazım. Akla karşı bütün insani donanımları, sevgiyi, hayal gücünü, vicdanı vd. hepsini eşit derecede savunur Romantizm, sadece duyguları değil. Bunların arasında, belki çok uygun bir terim değil ama daha demokratik, daha katılımcı bir ilişki hayal eder.

ED: Terim olarak “Romantizm” ilk ne zaman kullanılıyor? Romantikler kendilerini böyle lanse ediyorlar mı?

BD: Bildiğim kadarıyla “Romantizm” sıfatını yaşanan tarihsellikte kullanıyorlar. Ama, tekrar etmek gerekirse, mesela Realizm veya Natüralizm gibi sistematikleri yok. Yani tek bir Romantizm ekolünden söz etmek çok zor. Bunu sadece estetik bir hareket olarak da almamak lazım. Mesela Almanya’da Romantizm, Antik’e geri dönüş şeklinde bir Rönesans olarak yaşanıyor. Yunan klasiklerinin çoğu Alman romantikleri tarafından çevrilmiştir örneğin. Tamamen akla dayanarak inşa edilmiş modern özneye bir itirazı var ama başka bir açıdan baktığımızda paradoksal olarak Romantizm çok yoğun bir bireyciliktir de aslında. Yani bireye aşırı vurgudur. Bu açıdan Romantizm eleştirdiği modernin özünü bir anlamda da sürdürür. Romantizm moderndir yani. Her birey diğerinden farklıdır. Akıl aslında herkesi birbirine benzetmeye eğilimli bir çerçeve sunar. Romantizm buna karşı çıkar. Romantik birey bazında olan şair, düşünür, sanatçı için de geçerlidir bu karşı çıkış. Bu insanlar çok geniş bir şemsiye altında romantik olarak nitelenebilir ama dünyaya bakışları, zaman zaman üslupları birbirinden kolayca farklılaşabilmiştir. Tam olarak bir okul değiller. Oradan sizin sorduğunuz soruya geri dönersek, benim “muamma” kavramı üzerinde durmamın asıl gerekçesi de budur aslında.

ED: Ama Alman romantikleri bir grup olarak hareket ediyorlar, değil mi?

BD: Çok kısa bir dönemde, evet. Özellikle Alman romantikleri için, grup değil de İngilizce söylersek, “circle” yani çevre diyebiliriz. 1700’lerin sonu 1800’lerin başında, “Athenaeum” dergisi etrafında toplanan bir arkadaş grubu aslında. Derginin adından da anlaşılacağı gibi, Yunan’a olan ilgileri etrafında oluşan bir grup bu. Çok üslupçu, çok yenilikçiler ve bir anlamda, çalışmamda da öne sürdüğüm gibi erken Modernizm’den bahsedebiliriz burada. Batı’da 20. yüzyıl başında ortaya çıktığı varsayılan modernist estetiğin aslında romantiklerle birlikte, dolayısıyla yaklaşık bir yüzyıl önceden başlatılabileceğini düşünüyorum. Mimesis konusundaki büyük kırılma esas romantiklerle başlıyor denebilir.

ED: Sanat üzerinde daha ayrıntılı duracağız ama ben önce şunun altını çizmek istiyorum. Kitabınızda, Adorno’ya gönderme yaparak, “yanlış yaşamı doğru yaşamaya çalışmak romantiklerin yaptığı” diyorsunuz. Peki, şunu söyleyebilir miyiz; yaşamın ne olduğu değil de ne olması gerektiği hakkında düşünüyorlar? Bu noktada sizce devrimciler mi yoksa hayalciler mi?

BD: Bunu ayırt etmek çok zor. Hayal etmeden devrimci olunmaz. Bizim Aydınlanma’ya, modernliğe bağlı modernleşme öykümüzün getirdiği bir yanılsama altını çizdiğiniz bence. Devrimcilik zaten hayalciliktir. Verili olandan memnunsan hayal de etmezsin onu devirmek de istemezsin. Burada iki tane kriter var; bir, mevcuttan memnun olmama. İkincisi de; hayal edebilme yetisi. Mevcuttan memnun olmazsın ama hayal gücün de yoksa yerine bir şey öneremezsin. Dolayısıyla yine teslimiyettir o.

Dediğiniz çok doğru, devrimci bir potansiyel var ama Romantizm’in başka bir yönü de, 1930’lardan geriye doğru, Nietzsche üzerinden Nazizm ile, otoriteryen düşünceyle -nedense- bağlantısının sıkça kurulması. Naziler romantiklere hayranlar ama şunu da ayırt etmek lazım. Romantik duruşun aslında en temsil edici özelliklerinden bir tanesi, toplumsal normlara karşı isyan ve direniştir. Bu da çok bireysel. Yani aşırı vurgulu bir bireycilikten söz edebiliriz. Kendiliği, bir inşa olarak tasavvur etmek, özneyi toplumsalın taleplerinden bağımsız düşünebilmek. Adorno’nun estetiğinin kökenlerini burada bulabiliriz. Sanat, toplumun toplumsal anti-tezidir der Adorno. Bu aslında çok romantik bir cümle, çünkü romantik öznenin toplumla tek ilişkisi onu reddetmek, onu eleştirmek, onu beğenmemektir. Burada estetik kavramından çok daha geniş, Almanların anladığı biçimde bahsetmemiz lazım. Özellikle Kant’ın üçüncü eleştirisinden sonra, Alman düşüncesine hatta bütün 19. yüzyıla baktığımızda, estetik kavramını bizim bugün anladığımız gibi anlamadıklarını görürüz. Biz estetiği, güzelle ilişkili olarak sanatsal bir çerçevede alıyoruz. Hâlbuki estetik o dönemde her türlü inşa faaliyeti olarak, insanın kendini inşa etmesi, kendini kurması manasında daha çok. Ulus-devlet projesi de bir estetik proje olabilir, yoktan var ediyorsun çünkü. Bu Marksizm’de başka bir hale dönüşür, Nietzsche’de başka bir hale. Ama kuşbakışı baktığımızda kendiliğin inşası Romantizm de bir estetik projedir. Çünkü toplumsalın, “şöyle yapmalısın, böyle yaşamalısın” türünden dayatmasına karşı, mümkün olduğu kadar sistematik, örgütlü bir direniş faaliyetidir aslında Romantizm. Ama sadece birey bazında. Dolayısıyla toplumsalla arasına mesafe koyma noktasında estetik olanı amaçlar.

ED: Romantikler geleceği düşünüyorlar, amaçlıyorlar, hayal ediyorlar. Peki, bir ütopyaları var mı?

BD: Söylediğiniz anlamda, yani bir Marksizm, hatta Nazizm gibi ütopyaları yok. Şimdi, hâlâ post-romantik bir çağda yaşadığımızı düşünüyorum. Bu açıdan bakarsak Marksizm hatta Nazizm bile post-romantik bir harekettir. Bunları bir arada kullanıyorum diye yanlış anlaşılmasın, içeriklerinden bağımsız tutuyorum. Ama Marksizm’e, o eksik yönü doldurulmuş yani ütopyasını seçmiş, hedefini belirlemiş bir tür Romantizm olarak -çok ısrarlı olmasam da- bakılabilir.

ED: Romantiklerin devrimcilikleri biraz avangardlıklarında mı saklı?

BD: Evet, romantik avangarttır. Biz avangardı Modernizm’le birleştirerek, 20. yüzyılın başındaki sanat hareketleriyle anarız ama sadece sanat anlamında söz konusu değildir avangard. Toplumsal olanla ilişki kurmak olarak açmaya çalıştığım romantik duruş aslında avangarddır. Sadece yapıtla ilişkili bir şey değildir avangard, bütünsel bir duruştur. Avangard bir eser yapıp çok normal bir hayat süremezsiniz. Hayata karşı genel bir duruş halidir.

ED: Az önce değindiğiniz, romantiklerin sanat bağlamında mimesisi aşmalarından öte Modernizm’in sanatı metaya dönüştürmeye başlaması bakımından da bir hesaplaşma sürecine giriyorlar mı?

BD: Benim çalıştığım dönemin romantikleri bunu pek hissedecek bir tarihsellikte yaşamıyorlar. Yani çok erken bir modernlik o. Bu sizin dediğiniz büyük ölçüde 20. yüzyılla, Benjamin’e bakarsak mekanik yeniden üretim çağında sanat yapıtlarının çoğaltılması ile ilgili. Romantiklerin yaşadığı dönemde bu henüz o kadar da belirgin değil. Ama bir şair duyarlılığı, estetik duyarlılık söz konusu elbette. Sanatın sembolü olarak kullanılan baykuş metaforunu da hatırlarsak, tesadüf olmasa gerek. Bazı şeyleri daha oluşmadan hissetmek diyebiliriz. Romantik duyarlılık belki de bu. Akıl merkezli, aklın egemenliği etrafında donanmış o fakültelerle yaşayan insanlık duruşu bunu hissetmeyebilir. Ama içgüdüsü, hayal gücü en az akıl kadar gelişmiş, donanmış özne olma hali, bazı şeyleri vuku bulmadan da hissedebilir.

ED: Romantik sanata gelirsek, Klasisizm’den etkilenme söz konusu; bunu neye bağlayabiliriz? Ayrıca kitabınızda, bir ayna içinde ayna metaforundan bahsediyorsunuz. Bana bu, Friedrich’in “Sisler Denizi İçinde Bir Gezgin” olarak Türkçeleştirebileceğimiz resmini hatırlattı. Siz de Velasquez’in “Las Meninas”ını bu şekilde açıklıyorsunuz. Soru şu: Romantizm’de sanatın öznesi kim? Bakan özne kim? Düşünen, hayal eden özne kim? Kısacası özne kim?

BD: Benim varmaya çalıştığım noktalardan biri de şu: Örneğin özne üzerine yapılan tartışmaları hep postmodern tartışmalar olarak biliyoruz; öyle bir hava var bizim entelektüel iklimimizde.

ED: Biraz 90’lar ile başlayan bir moda değil mi bu?

BD: Evet, postmodernite tartışmaları yoğunlaştığı dönem. Elbette bu tartışmalar aslında yeni değil. Baktığımızda, zaten Aydınlanma’nın eleştirisi Aydınlanma’nın içinden çıkıyor. Pre-romantik deniyor, örneğin Rousseau için. Ama romantiklere geldiğimizde, çok belirgin şekilde tartışılıyor bu. Hatta en büyük düşünsel, felsefi tartışma burada kopuyor zaten. Nasıl bir özne oluştan söz ediyoruz? Descartes’ın “cogito ergo sum” fikrinde olduğu gibi belki sadece düşünme yeteneği üzerinden, yani akıl üzerinden tanımlanmış bir özne mi söz konusu olan. Çünkü modern perspektif bunu öneriyor bize. Buna karşı bir şüphe ve direniş hareketi Romantizm. Her şeyin anayasa mahkemesinin akıl olduğu düzene karşı çıkış. İçgüdüleri de, sevgiyi de, hayal gücünü de hep gidip akıla soracağız! O bize tamam diyecek ya da içgüdülere buraya kadar takılabilirsiniz ama ondan öteye gidemezsiniz diyecek. Hayal gücünü buraya kadar kullanabilirsin diye izin verecek. Bunların hepsi aslında tiranlıktır.

ED: Ama Modernizm’e dair her şey o dönemde çok yeni değil mi? Burjuvazi sınıfı gibi, devrimciliği ağır basıyor ve henüz gericileşmemiş?

BD: Evet, bir açıdan öyle. Devrimci de denebilir belki ama yeni bir şey olduğu doğru. Romantizm’e içkin tarih anlayışı, onun geçmişe bakış tarzı da aslında modernliğin önerdiğinden biraz farklı. Sorunuz çağrıştırdığı için açayım. Romantikler yeni olan her şeyin mükemmel olduğu gibi bir önyargıya sahip değildirler. Bu Aydınlanma’nın, modernliğin ilerlemeci paradigmasının önyargısıdır. Yeni, eskiden her zaman iyidir. Bu çok tartışılası bir şeydir romantiklerde. Dolayısıyla Antik’e, Klasisizm’e, geçmişe olan merakları da bir paradoks gibi gözükebilir. Bunlar bu kadar avangard, devrimci, bohem, aykırı iken geçmişle neden bu denli alışveriş içindeler? Öyle gözükse de bir çelişki değil bu aslında. Onların meseleye bakışı daha çok anlamsal ve değersel. Dolayısıyla geçmiş kategorik olarak kötüdür, bugün kategorik olarak iyidir demek modernliğin önyargısıdır.

ED: Bu noktada romantikleri Modernizm’in bohem, flaneur figürüyle de özdeşleştirebiliriz o halde?

BD: Yaşama biçimleri, tam da bizim, daha çok plastik sanatlara atıfla 19. yüzyıl Paris bohemi diyebileceğimiz çerçeveye çok benzer bir çerçevededir. Grup olmaları meselesi yaşama biçimseldir. O tarihsellikle karşılaştırdığımızda çok liberter bir yaşam tarzları var.

Kitapta çok durmadım ama üzerine gidilesi bir şey olduğunu düşünüyorum. Guy Debord ve 1960’lardaki Sitüasyonist hareketin bazı gerekçeklerine baktığımızda da, onların gündelik hayata yönelik ama çok da sistematik bir proje üzerine kurulmayan, anlık, “sitüasyon” yani durumlar üzerinden bir duruş, bir isyan hareketi olduğunu görürüz. Dolayısıyla buna benzetebiliriz biraz romantikleri. Belli bir yaşam ağı üzerinden isyanlarını gerçekleştirebilirler. Total bir devrim arayışları yoktur ama toplumsalın nüfuz edemeyeceği belli bir bölgede, alanda, toplumsalla ilişkiyi kesip komün yaratırlar. Estetik burada çok kullanışlıdır. Mimetik olmamayı ben bununla ilişkilendiriyorum. Mimetik toplumsalın sanata sürekli nüfuz etmesini sağlayan bir estetik. Çünkü taklit ve benzetme üzerinden yürür. Hâlbuki biçimle duvarları kalınlaştırdıkları için artık toplumsalın bir tekrarına dönüşmeyip öznelliğin yüceltilmesi şeklinde gösterir romantik estetik. İçeriğinin politik olup olmamasından tamamen bağımsız olarak çok politik bir estetiktir romantizm ve modernizm. Marksizm’in gözünden kaçan noktalardan biri de budur. Modernist estetiğe karşı çok saldırgan olmaları, makro anlamda siyaset aramaları, Marksistlerin romantikleri de küçümsemelerine neden olmuştur. Oysa Modernizm’de de, Romantizm’de de politik olanı içerikten çok biçimde aramak gerekir.

ED: Burada artık biraz Postmodernizm tartışmasına girmemiz gerekiyor sanırım. Sitüasyonist harekete elbette doğrudan postmodernist diyemeyiz. Zaten hiçbir sanat biçimi kendisini postmodernistim diye lanse etmiyor. Hatta bugün de biçimsel olarak gelenekselin, formel olanın dışına çıkan sanat postmodern diye niteleniyor kolayca. Romantizm’in Postmodernizm’le arasında bu kadar koşutluk kurulmasının nedeni sizce ne?

BD: Benim burada tercih edebileceğim kavram süreklilik. Oraya girmeden önce şunun altını çizmeliyim. Birincisi, zaten Postmodernizm kavramı çok Anglosakson bir kavramdır. Bunca yıldır bütün okumalarımdan öğrendiğim budur. Kıta Avrupası’nda postmodernist sıfatı ve kavramı bu kadar gündelik bir kavram değildir. Bütün Fransız postyapısalcılarının, çağdaş bazı Alman düşünürlerinin çalışmalarının İngilizce’ye çevrilirken onlara atfedilen bir kavramdır bu. Çoğu postmodernist sıfatını kabul etmemiştir. Dolayısıyla böyle bir rezervi önceden koymak lazım. Biz de İngilizce üzerinden Batı’yla ilişki kurduğumuz için bu sıfat bence gereğinden fazla kullanılıyor. İçeriksizleşmesinin nedeni de bu. Çok ciddiye almamak gerekiyor. İkincisi, aslında bu da çok modern bir şey. Modern, çünkü çok kopuşlarla ilerlediğini varsayan bir biçim. Ortaçağ bitiyor modern başlıyor, 1071’de Türkler geliyor Malazgirt’e, bütün Anadolu Türk oluyor! O kadar basit değil! Bunun gibi bir şey. Ama bakarsanız gerçek nedir? Ege kıyılarındaki ilk cami 1400’lü yıllarda yapılmıştır. 300 yıl sürmüş Türklerin Van Gölü’nden batıya gelmeleri. Hiçbir şey bir günde olmaz. Ne bir günde Ortaçağ karanlığı aydınlığa dönüşmüştür ne de bir gecede modern biter arkasından postmodern başlar. Benim söylemeye çalıştığım, daha devamcı, daha süreklilik ekseninde bakılması gerektiği. Modernliğe ilk kez postmodernler itiraz etmiyor ki. Dolayısıyla Batı’nın en büyük gücü burada; kendi eleştirisini içinde üretmesi ve taşımasındadır. Aslında modernliğe direnen bir tek Romantizm değil. Akımların hepsi bir şekilde modernin nereye doğru evirileceği konusunda öyle ya da böyle bir etkide bulundular. Dolayısıyla benim söylemeye çalıştığım kavram, süreklilik. “Romantikler postmoderndir!” Bu olsa olsa bir şakadır. Bu kadar basit değil, ama aradaki sürekliliği ya da temaların sürekliliğini de görmek lazım. Postmodern olarak varsayılan temalar bile 200 yıldır tartışılıyor.

Bugün belki ayırıcı olan şu: artık öyle bir tarihsel andayız ki entelektüel dünyada modern olmakla bire bir özdeşleşme imkânı kalmadı. Modern olan her şey iyidir gibi bir pozisyon artık çok zor. Her şeyin önüne “post” eki getirmek ise kolay ve onu daha tahammül edilebilir kılıyor. O nedenle çok büyük bir isyan, çok büyük bir direniş, bir devrim olması da gerekmiyor. Modernliğin kendini inşa ederken kurduğu söylem büyük ölçüde aşınıyor. Benim açımdan postmodernin bir anlamı varsa bu tarihselliği kavramak, artık geri dönülemez aşınmayı tespit etmektir.

Romantizm postmodern duruşun söylediği birçok şeyi bundan 200 yıl önce söylerken karşısında çok büyük hedefleri, beklentisi olan, çok iyi dünyalara ilerleyecek, herkesi zengin etme iddiası taşıyan bir şey vardı. Bu iddianın karşısında durmak kolay değildi. Bugüne varana kadar görüldü ki yarınlar bugünlerden daha iyi olmuyor bir türlü. Bu duruşun karşılığı olarak postmodern gerekiyor. Ama benim bakış açımdan postmodern, modernliğin ortaya çıkışından beri ona gelen bütün itirazların imkânsız ortalamasıdır aslında. Onlardan beslenen, onlardan devşiren bir şeydir.

ED: Yine konuyu sanata taşırsak, bütün bu anlattıklarınızdan hareketle öncelikle sormam gerekiyor. O halde postmodern kavramını kullanmamalı mıyız? Kast ettiğimiz üretim biçimini başka ne ile karşılayabiliriz?

BD: Kavramları biraz açalım. Ben modernitenin karşılığı olarak bir “modernlik” kavramını kullanıyorum. Modernlik nedir; ulus devlettir, ulusal eğitimdir, Aydınlanma’dır, Sanayi Devrimi’dir, kentleşmedir, yaşadığımız somut sosyal-politik-ekonomik modernliğin sacayaklarıdır. Fabrika mesela, bacanın tütmesi modern bir şeydir. “Modernizm”i ise 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başına tarihlendirebileceğimiz, daha çok estetik bir kavram olarak düşünüyorum. Modernizmi, modernlikle en azından estetik düzeyde bir mesafe koyma olarak algılayabiliriz. “Postmodernlik” de ayrıştırdığım bu iki kavramın başına “post” öneki koyduğumuz zaman ortaya çıkıyor ve “postmodernlik”le “Postmodernizm” birbirinden farklı şeyler. Postmodernlik mesela internet, Avrupa Birliği, ulus aşırılık, transnasyonalite, kimlik sorunları, makro siyasal düzlemdeki bir sürü değişim. Bunlar postmodernliğin eğilimleri, görünümleri. Bence Postmodernizm ise çağdaş sanattır. Burada tabi çok spesifik konuşmak zor ve tehlikeli olabilir, modern sanatla çağdaş sanat arasında da ayrım ortaya çıkıyor. Modern sanat, çağdaş sanat zamanında demode olandır. Kavramsal bir paradoks var gibi gözüküyor ama yok. Modern sanat, benim Modernizm dediğim, aşağı yukarı yüzyıl önce açığa çıkmış, hükmünü almış ve artık neredeyse klasikleşmiş, belli bir tarihselliğin sanatı.

ED: Bu bakış açısındaki tarihsel ilerlemeci yaklaşımı düşünürsek, süreci paradoksal olarak yine modernist bağlamda ele almış olmuyor muyuz?

BD: İçeriğe dair bir şeyden söz etmiyorum ama. Hala o anlamda modernist olunabilir. Ben mesela avangardın bir ethos olduğunu düşünürüm. Dolayısıyla hiçbir tarihselliğe yönelemez.

ED: Yani bugün de avangard olunabilir.

BD: Tabi, olunabilir. Orada benim her şeyin içinden seçerek kullanabileceğim kavram avangard. Ama mesela bugün Kübizm hala avangard olamaz, o anlamda bir tarihsellik boyutu var. Modern kavramı güncel olanı içerir, Latince anlamı da “modernus”tur; bugüne ait olan. Ama artık modern sanat bugüne ait olan sanat değil, bugüne ait olan çağdaş sanat. Kavramlar çok ciddi kafa karışıklığına yol açabiliyor: “Çağdaş” ne demek? Hâlbuki onu da değer yüklü olarak kullanıyoruz. Bugün var olan her şey çağdaştır. Başörtüsü bikiniyle çağdaştır mesela. Ama biz bu anlamıyla kronolojik bir sözcük olarak kullanmıyoruz çağdaşı. Ona bir değer yüklüyoruz. Belli bir yaşama tarzının adıdır bugün çağdaş. Böyle bakıldığında da kolaylıkla o tür giyinmeyene çağdışı diyebiliyoruz. Bu söylemi estetik üzerine de transfer edebiliriz. Çağdaş sanat aslında moderni aşmış olan sanattır, dolayısıyla postmodern sanattır. Mesela buna en güzel örnek “yapıt”la “iş” arasındaki farktır. Modernist yapıt, çağdaş ise iş üretir. “Çağdaş sanat” 60’lardan beri kullanılıyorsa, demek ki hala onun içindeyiz. Ama peki “contemporary art” deyip buna bu kadar değer yüklüyorsak 50 yıl sonra ne kullanacağız? Çağdaş, çok iddialı bir laf. O da bitecek başka bir şey gelecek. Nasıl postmodernlik toplumsal modernliği aşan bir şeyse Postmodernizm’i de bu anlamda, Modernizm’in sonrası, estetik Modernizmi aşan olarak değerlendirebiliriz.

ED: Peki Romantizm ile Postmodernizm arasındaki tarihsel sürekliliği hangi koşutluklarla kurabiliriz?

BD: Benim, yıllarca Frankfurt Okulu üzerine çalışan biri olarak Romantizm’e ulaşmam dolaylı bir şekilde oldu. Estetik ve sanata, Adorno’nun üzerinden geçtim. Adorno’nun estetiğinin arkasında ne var; Alman İdealizmi’ne, Kant’a bakmak lazım derken bu ilişkiyi görememezlik edemiyorsunuz. Önce Adorno’nun estetik üzerine fikrini temellük etmiş bir insan olarak romantikleri okuduğumda “tamam” dedim. İnanılmaz bir süreklilik vardı. Frankfurt Okulu’nun estetik anlayışı Alman Romantizmi’nden, geniş anlamıyla Alman İdealizmi’nden çok beslenen bir şey. Bu Fransız düşüncesine nasıl geçiyor? Foucault’nun, Derrida’nın, Lyotard’ın, Baudrillard’ın düşünsel, felsefi referanslarına baktığımızda, çoğunun Alman olduğunu görürüz. Burada iki ismi anmak lazım biri Nietzsche diğeri Heidegger. Temalarına bakarsanız, Alman İdealizmi’yle ilişkileri olduğunu görürsünüz, sürdürmek değil ona itiraz etmek bağlamında da olabilir bu. Nietzsche romantiklerden nefret eder mesela ama her şeyi romantiktir. Çünkü onları dindar, Katolik bulur; kendisi “The Antichrist”i yazmıştır. Almanların “Zeitgeist” kavramı vardır; çağın tini. Dolayısıyla o iklimden etkilenen isimler arasında bir süreklilik olduğunu düşünüyorum.

ED: Felsefenin bir sanat ve hatta edebiyat türü olarak algılanması bağlamında bile ben bu koşutluğu kurabiliyorum aslında.

BD: Evet, çünkü aslında romantiklerin üslubu, biçemi, kendilerinden sonraki düşünceleri etkilemiştir. Fragmanlar yazarlar, bir anlamda şiirle düzyazı arası formatı tercih ederler. Az önce saydığımız isimlere baktığımızda çok ciddi bir etkilenme olduğunu söyleyebiliriz. Nietzsche’nin birçok yapıtı, romantiklere direnmesine rağmen, onların yarattığı üslupla yazılmıştır.

ED: Romantiklerin üsluplarına yansımış, yöntemsel hale gelmiş kavramları, yani ironi, alegori, parçacıklanma / fragmantasyon vd. ele alırsak bu noktada çağdaş sanat ile romantikler arasında çok doğrudan bir bağ kurabiliyorum ben. Bunu da bahsettiğiniz süreklilik çerçevesinde mi ele almak lazım? Çünkü günümüz sanatçılarının romantikleri okuduklarını pek sanmıyorum doğrusu.

BD: Ben de sanmıyorum. Bu romantik duruş aslında Batı düşüncesinde anonimleşmiştir. Kim, kimden ne kadar; kim, kimin, hangi kitabından ne kadar etkilendi; anlamı yoktur bu soruları sormanın. Tekrar olacak ama ısrarla şunu söylüyorum. Hala post-romantik bir çağda yaşıyoruz.

ED: Ama, arada kocaman bir modern sanat tarihi durmakta ve orada bu kavramların hemen hiçbiri günümüzdeki kadar baskın olmamıştır.

BD: Romantiklerin kendilerini inşa ederken kullandıkları kavramlar, bunların hepsi düzenli değilse, tesadüfe dayalı olsalar da kendilerinden sonraki bütün felsefe ve sanat kuramlarını, ekollerini öyle ya da böyle etkilemişlerdir. Modernistlerde de, postmodernlerde de vardır. Ama bu etkilenme çok sistematik şekilde olmaz. Yani iklimsel olarak beslenme söz konusudur; bire bir değil. Gelenek dediğimiz de zaten böyle bir şey. Modernleşme formatından kaynaklanarak gelenek kavramına çok olumsuz baktığımız için bunu bazen es geçiyoruz. Gelenek böyle bir şeydir işte. Farkında olmadan olur. Birkaç kuşak o geleneği çevirdiği zaman da artık bazı şeyler genetik olabilir.

ED: Sanırım en sağlıklı yöntem de bu.

BD: Evet, bu bizde pek olmayan bir şey. Biz bir şeyi koparıp atıp yerine yenisini koyarak değişebiliyoruz. Değişimden daha çok bunu algılıyoruz.

ED: Sanat konusunda da Türkiye’de çok problemli bir yapı mevcut. Bahsettiğiniz türden kopuşlar zaten bu problemli yapının temelini oluşturuyor. Ben size güncel sanatı takip ettiğiniz kadarıyla şunu sormak istiyorum. Bugün çağdaş sanatta ironi, alegori, nostalji hatta pastij üzerinden tipikleşmiş bir söylem dili ortaya çıktığını ve bunun hegemonik kimliğini izleyebiliyor musunuz? Çünkü özellikle, Sokratçı anlamıyla bilip bilmemezlikten gelme hali ironinin vardığı nokta bence biraz sorunlu. Romantiklerde ironi nasıl işliyordu? Bugünkü durumla ne derece benziyor sizce?

BD: Bugün belki benim güncel sanata yönelik ilgim bu soruya ikna edici bir yanıt verecek kadar olmayabilir. Ancak şunu ayırd edebiliriz. İroni kavramı ya da alegori, parodi vs. bunların hepsini romantikler keşfetti demek çok iddialı. Bunların hepsi estetik üretirken, toplumsal ya da doğal, gerçeklik dediğimiz alanla ilişki kurma tarzlarımız. Araya bir mesafe koyma; belki taklit ederken bile yine de bir mesafe koyma ihtiyacı var. Romantiklerin ayırt edici özelliği, ironiyi estetik bir kategori gibi kullanmaları. İroni romantiklerde samimiyet ile eş, çünkü samimiyet çok önemli. Ama sanatçılık aslında oyunu da, kendinden farklı gibi olmayı da gerektirir. Hem romantik olup hem samimiyet problemini nasıl çözsek? Bunun yanıtı ironi olarak ortaya çıkıyor. İroni bu anlamda Sokratik anlamından farklı, kendinden başka gibi olma potansiyellerini içeriyor. Çok iyi bir insansın ama yazdığın karakter kötü olmalı, dolayısıyla sen de kötü gibi olmak zorundasın. Çünkü o kötülüğe bir empatiyle yaklaşamazsan samimiyeti kuramazsın. Böylece ironi gündeme geliyor. Ama bu romantiklerde giderek kişisel bir duruşa da tekabül etmeye başlıyor. Sadece yapıt üretirken kullandıkları bir yöntem, giderek bir kişilik doğası haline geliyor. Bu, en başta konuştuğumuz gibi; modern öznenin kişilik derken ortaya koyduğu o kategorik, sistematik duruşa da bir direniş. Sen duygusal bir insansın, her durumda duygusal davranacaksın. Bu olamaz. Tarihsel olarak da bu mümkün değil zaten. Bu kadar bütünlüklü bir özne yok zaten. Fakülteler üzerindeki çatışma ile kurumsal olan bir şey kişilik, durağan değil. İşte ironi, çoğulluğu tekmiş gibi gösterebiliyor.

ED: O halde melankoliktir de aynı zamanda.

BD: Tabii ki. İroni kolaylıkla o taraflara açılıyor. Çoğul olmayı getirdiği için çatışma kavramıyla da iç içe. Bunlar hep çatışan eğilimler. Çatışma, modern özneyi deprese eder. Melankolinin çağdaş adı da depresyondur zaten.

ED: Schlegel de ironiyi kendini üretme ile kendini yok etme arasında gidip gelme olarak tanımlıyor!

BD: Kendini inşa ediyorsun ama çoğul olarak inşa ettiğin için kategorik bir özneye hiçbir zaman ulaşamıyorsun. Özne oluşu da bir yolculuk olarak, örneğin bahsettiğiniz Friedrich’in resmindeki gibi bir ufuk olarak tanımlayabiliriz. Ufka ulaşamazsın, ufka sadece bakabilirsin. Aranızdaki mesafe her zaman aynı kalır. Dolayısıyla ideal bir özne yoktur.

ED: Bir tanrılığa özenme durumu söz konusu mu peki bu romantik yaratım sürecinde?

BD: Tanrılığa özenme bütün Alman düşüncesinde, 19. yüzyılda da vardır. Gelenek derken kast ettiğim bu. Yaratıcılık ilahî kökeni olan bir şeydir romantiklerde. Kant’tan itibaren gelişen bir şey aslında. Deha bizim Tanrı’dan devşirdiğimiz bir yetenek. Temsili bir güç. Tanrının dünyayla olan ilişkisi neyse insanın da sanatla, yapıtla olan ilişkisi o. Tanrı bir gün karar veriyor, yaratıyor ve bize deha bahşediyor. Yani Tanrı’nın idealliği olandan bizim payımıza düşen şey deha, yaratıcılık. Biz de onun adına belki yoktan var ediyoruz.

Tanrılığa özenme var ve bu teolojik bir şey değil, olması da gerekmez. “En-el Hak” demekte de Tanrılığa özenme vardır. Ya da tersinden söylersek, Tanrı’yla dünya arasında bir kopukluk değil bir süreklilik vardır. Tasavvuf denen nedir? Her şey Tanrı’nın devamıdır. Yani Tanrı ile yarattıkları arasında ontolojik bir farklılık yoktur. Bu eksenden baktığımızda insan sanat yapıtı üreterek Tanrı’nın yaratımını sürdürür. Sanat yapıtı üzerinden Tanrı dünyaya dokunmaya devam eder bir açıdan. Eğer romantiklerin ilahiyatla daha yakın varyasyonlarına bakarsak bu tema çok güçlüdür. İlahi yaratıyla estetik yaratı arasında bir analoji ama sadece romantiklerde değil bütün Alman İdealizmi’nde, Kant’tan başlayarak Schelling’e kadar çok güçlü bir temadır bu.

ED: Yine ironi üzerinden ele alırsak -elbette seçilen konuları da hesaba katarsak-, bugün ironik dil ile, üreten, izleyen ve üretenin nesneleştirdiği arasında, keyfiyete dayalı bir uçurum yaratma söz konusu. İroni yapan sanatçı, kendisini kategorik olarak farklı, çok daha üst bir noktaya taşıyor!

BD: Keyfiyet doğru bir tanım olabilir evet. Tabi, insan da Tanrı’nın ironisidir. Ama romantiklerde ve o çerçevedeki ironi kavramı, Türkçe’deki alay ile denk düşmüyor. Dolayısıyla ben kavramı çevirmeden kullanmanın, hatta tek başına değil de “romantik ironi” demenin gereğine inanıyorum. Çünkü romantik ironi, geniş anlamdaki ironinin bir versiyonu, kendisi değil ama. Romantikler ironiyi çok özel biçimde kullanıyorlar. Hatta ironiye gömülüyorlar, ona estetik bir hayatı gerçekleştirme projesi olarak girip, o girdaptan çıkamıyorlar. Kendini inşa sürecinde ironiye fazla dalıp merkezi kaybedebilmişlerdir. Toplumsalın garantilerinden mahrum, her şeyi kendileri yapma gayretindeler. Romantiklerin ruhsal anlamda birtakım patolojilere eğilimli olmaları, bazılarının gerçekten aklını yitirmesi vs. hep bu kendini kurarken kaybediş sonucu. Çünkü kabaca söylersek ironi, melankoli ve sonrası şizofreni. Belki de.

Hegel, kitapta da alıntıladığım gibi, romantik ironinin riyakârlığa kolaylıkla açık olduğunu söyler. Tabi orada şu ayrımı yapmak lazım: Romantik ironi daha estetik bir kavram ve Hegel’in estetik olana etik bir bakışı söz konusu.

ED: Naif bir yaklaşımla söylersek, romantikleri koyduğunuz yer, özenilecek bir yer aslında. Peki bugün romantik bir hayat mümkün müdür?

BD: Tarihsellikleriyle ilgili zaman aşımı bir duruştan söz edebiliriz ama bazı şeyler de ancak bazı tarihselliklerde mümkündür, onu da kaçırmamak lazım. Bugün onlar gibi yaşamak söz konusu olamaz. Öyle bir hale geliş mahvolmaktır, çünkü toplumsal ezer geçer. Belki de o nedenle kendilerine bir yaşama gettosu yaratmaya çalıştılar. Öyle bir getto yaratabilirsiniz yine tabi ama çok zor olur. Bugün toplumsalın dışı yok. Cebinde cep telefonun varsa, gsm operatörünün edimi dâhilindesin.

Ama yine de imkânsız değil tabi. Son dönemde birkaç kitap çevrildi Türkçe’ye. “Devrimci romantik” gibi kavramlar artık Batı’da kullanılıyor. Belki bu da postmodern dönemin mümkün kıldığı kavramsallaştırmalar. Bu iki kavramı yan yana kullanmak çok olası değildi: Devrim ve romantizm. Biraz pejoratif bir anlamda kullanılıyordu. Sadece romantizm değil, birçok kavram var Batı’da olan ama bizde daha çok olan! Kraldan çok kralcı olmak gibi, Batı’dan daha çok Batılıyız. Çok öykünmeci bir modernleşme, batılılaşma öykümüz olmasından kaynaklanıyor belki. Biz aslında sadece Romantizm’e değil, her şeye çok hoyrat davranıyoruz; dine de, geleneğe de... Anarşizm diye bir şey var mı mesela? Ya da Modernizm... Postmodern çağın bize sunduğu avantajlardan biri o: postmodern hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığının bilinci.

Daha önce adını koyduğumuz birçok şeyi çöpe atmışız ve şimdi hepsini çöpten çıkarmamız lazım. Romantizm, din, gelenek, Anarşizm, Nihilizm, ne varsa. Hepsi bitmiş. Onları çöpten çıkarıp ne olduklarına bakmamız lazım. Bunların hepsinden devşirilecek bir sürü şey var hala. Biz onların kıymetini bilmeden kolaylıkla vazgeçmişiz. Bir kriz çağındayız. Kriz, kriter ve kritik, üçü aynı Yunanca kökenden gelir. Kriter, anneannelerimizin kullandığı eleği düşünürsek onun kendisidir. Kritik elekle, yani kriterle yaptığımız şey, bizim eleştiri dediğimiz. Kriz de kriterin kırılıp kritik yapamama durumu. Bizim modern kriterlerimiz aşındı, dolayısıyla yeni bir kriter inşa etmek için gerekirse anneannemizin mutfağındaki kullanılmamış elekleri tekrar tamir edip kullanmamız lazım. Her zaman öne bakılmaz, arkaya da bakmak gerekir. Benjamin’in sözünü ettiği, Paul Klee resmi Angelus Novus'da olduğu gibi. “Tarih Meleği” hep geçmişe bakar. Ufukta her gelen gün kötü geliyorsa önüne bakmanın anlamı yok artık. Kurtuluş belki geridedir, unuttuğun, vazgeçtiğin, önemsemediğin şeylerin içindeki önemli olanı yeniden devşirebilmektedir. Benim romantikler üzerinde çalışmış olmam denk gelen bir şey, kast ettiğim; geçmişteki bütün düşünce biçimleriyle, yaklaşımlarla, ekollerle yeniden hesaplaşmaya ihtiyacımız var.

ED: Sanatı gözetirsek bu sorunun cevabı yine aynı mı olacak?

BD: Ben olaya çok plastik bakamıyorum ama şunu söyleyeyim. Octavio Paz’ın bir sözü vardır: Bir geleneğin eleştirisi o geleneğe ait olmakla başlar. Bir şair düşünebiliyor musunuz geçmiş şiiri bilmeyen?

ED: Sanat tarihi bilmeden resim yapanlar tanıyorum ama!

BD: Bir insan en azından beş yüz tane roman okumadan oturup nasıl roman yazar? Bugün mümkün çünkü postmodern dönemdeyiz; herkes her şeyi yazıyor ama benim için bu mümkün değil. Geleneği reddetmek için bile onu bilmek lazım. Biraz da her şeyin mübah gibi gözükmesi krizlerde mümkün olan bir şeydir. Hiçbir standart kategori olmadığı için herkes kafasına göre takılabiliyor. Postmodern bunun adı olarak çoğu zaman kullanılıyor.

ED: Peki çıkışı devrimci bir çıkış olarak mı görüyorsunuz?

BD: Öyle iddialı bir şey söyleyemem. Buna birçok farklı yönden bakılabilir ama nihilist bir yerden de bakmıyorum. Her şey çok kötü! Söylendiğine göre, Japonca’da “kriz” ve “fırsat” kavramları aynı kelimeyle karşılanıyormuş. Bu çok mantıklı. Kriz aynı zamanda fırsattır. Yepyeni bir şeyin çıkmasının fırsatıdır. Bütün büyük yenilikler, sanat tarihinde de olsun başka alanlarda da, kriz dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Ama bu kriz döneminde yepyeni bir şeyin çıkmasının sadece peşinde koşmak kaç bin yıllık felsefe geleneği açısından bakarsak çok safça şey olur. Bunun olabilirliği, söylediğim geçmişi temellük etme ile belirlenecektir. Yeni bir şey olabilir ama o da çürütülebilir. On yılda bir kriz mi yaşayacağız? Bu krizden daha olgun bir şekilde çıkabilmek için bütün geçmişimizle hesaplaşarak yeni şeyin kalitesini arttırabiliriz. Yoksa çok kısa ömürlü yanıtlarla yetinmek zorunda kalacağız. Bu da aslında potansiyelin yitirilmesidir.

ED: Avangard diye sözünü ettiğiniz de, yeniye indirgenip oradan şaşırtmaya koşullanmış bir durumda.

BD: Bence buradaki temel sorun şu. “Doğan görünümlü Şahin” diye bir ifade vardır. Bizim yaşadığımız her şey böyle. Avangard diyoruz ama benim için avangard yepyeni bir içeriği yepyeni bir biçimle ifade edebilmektir. Bunun biri diğerine feda edilemez. Yepyeni bir şey yarattın ama içinde fikir yoksa avangard olmaz. Ya da yepyeni bir fikir buldun ama yeni bir formla ortaya koymazsan oradan da avangard çıkmaz. Bizim sanat dünyamızın en büyük eksiği bu. Avangard başka türlü olamazlık özelliği taşır. Bu romantik bir durum, sahicilik ve kendiliğindenliktir. Ama artık böyle sanat yapılmıyor, bu eski bir format da deniliyor.

ED: Evet sadece üretilmiş olan için söz konusu değil, üretimin biçimi de muğlâklaştı. Hemen her aşamada, ayaklardan biri kırık ve sallanıyor gibi.

BD: Zaten o yüzden hiçbir şey dayanmıyor, bugün var yarın yok. Hangi serginin hangi yapıtı kalıyor?

ED: Ya da çok fazla oluyor da hiçbiri ortaya çıkamıyor. Bu da başka tür bir problem değil mi?

BD: Olabilir evet. Son on-on beş yıldır, bu edebiyata da sıçradı. Baktığınızda, bu sanat mı sorusu beliriyor akıllarda. O kategorik şüpheyi, sürekli içinde barındırıyor. Belki sanatçının bunu sürekli yaşatması yeteneksizlik değil, bir tercih. Evet, bugün güncel sanatta en ontolojik soruyla muhatap olmalıyız ve bu da aslında zor. Özneye tek başına sorumluluk yükleyen bir şeydir bu.

rh+ sanat dergisi Aralık 2007

Beral Madra / Sanatın kadınından kadının sanatına

Elif Dastarlı: Sanat tarihinde “kadın” meselesini nereden başlatmak gerekir sizce?

Beral Madra: Türkiye’de Modernizm’le bağlantılı giden bir süreç bu. Dünya sanatında ise prehistorik çağlardan günümüze kadar kadın, sanatın içinde bir temsiliyet olarak sürekli var oluyor ve sanatın üsluplarına, ideolojilerine göre farklı biçimlerde değişerek bugüne geliyor. Başlangıçta ana tanrıça formunda “tapılan kadın” olarak başlıyor bu tabi. Meryem Ana da bir tapılan kadın. Çağların geçirdiği düşünsel değişimlere göre bir değişim söz konusu kadın formunun kullanımında. Rönesans’tan sonra farklılaşma başlıyor ve bu dönemden sonra da “anılan kadın” diyebileceğimiz bir kullanım var sanatta. Modern çağda ise, tüketim kültürünün içinde kadın imgesinin yeri çok sağlam. Ona da “satılan kadın” diyorum ben. Demek ki çok kabaca tarif edersek, “tapılan kadın”, “anılan kadın”ve “satılan kadın” şeklinde giden bir süreç bu.

Kadın sanatçıların dünya sanatında var olmaları ise elbette 19. yüzyılda başlıyor. Ama onun bizimle fazla ilişkisi yok.

ED: 19. yüzyılda bir kırılma noktası ararsak Manet’nin “Olympia”sını gösterebiliriz sanırım.

BM: Yani şöyle diyelim; ressamın ya da heykelcinin bakışı ülküsel dünyadan ayrılıp günlük yaşama indiği anda bir farklılaşma oluyor. O günlük yaşamın içinde kadın nerdeyse ressam ve heykeltıraş da onu orada yakalayıp orada göstermeye başlıyor.

ED: 19. yy da Arts and Crafts var, enteresan bir çıkış sanırım.

BM: Orada kadının sanatçı olarak tescil edilmesi bağlamında mı?

ED: Hem öyle, hem üretime dahil edilmesi anlamında.

BM: Arka planda kadın her zaman var olmuş. Yani çağlar boyunca gelen bütün o el sanatları içinde kadın var. Nerede var diye bakarsak; evin içinde yapılabilen işlerde var, ama o da herhalde dokumacılıktan öteye gitmiyor.

ED: Sanat tarihinde kadın, hep erkeğin aktardığı, erkeğin bakışıyla görülen kadın. Biz de ancak o şekilde, onların gözünden bakmak zorunda kalıyoruz. Burada bir “ötekileştirme” söz konusu değil mi?

BM: “Öteki” diye ayırma süreci de zaten çok yeni bir süreç. Kanımca o yeni sürecin içinde bile kadın hala öteki olarak görülüyor. Yani bütün tüketim dünyası içinde gösterilen kadın da öteki, çağdaş sanat içinde gösterilen kadın da öteki, hatta kadın sanatçılar kendilerini gösterirken bile öteki olarak gösteriyorlar. Sanırım bu henüz hiçbir toplumda çözülmemiş bir süreç. Bugün artık insan haklarının, demokrasinin son kertedeki durumuyla inceleyebildiğimiz kuzeybatı Avrupa ülkelerinde bile kadının ötekiliği konusunda birtakım veriler var. Örneğin bütün o ülkelerde kadının hala şiddete maruz kalması söz konusu. Almanya’da, Fransa’da kuzey Avrupa ülkelerinde... İstatistikler bunu söylüyor. İş dünyasında da, her ne kadar kadın korunuyor olsa bile, bu rekabetin sürdüğü söyleniyor.

ED: Geçenlerde okumuştum bir yerde, Birleşmiş Milletler’in yaptığı bir araştırmaya göre bugün dünyada üretimin onda dokuzunda kadınlar varmış ancak mülkiyet hakkına sahiplik oranı ise dörtte birmiş.

Peki sanat tarihinde kadın imgesi erkek bakışıyla aktarılırken aktarım araçlarının yani dil, üslup ve tekniğin belirleyiciliği nedir sizce?

BM: Erkeklerin betimlediği kadınlara baktığımız zaman biz o kadınların öyküsünü değil o erkeklerin öyküsünü görüyoruz, sonuçta. Hatta kendi dünyalarını kadın üstünden anlatan ressamlar ve heykelcilerle karşı karşıyayız. Ayrıca, 19. yüzyılın sonuna kadar değişmeyen bir şey var; prehistorik dönemlerden bugüne gelen çıplak figür meselesi. Kadının çıplak gösterilmesi. Artık sanat tarihinde o kadar yerleşmiş bir kanon, bir kural ki bu tamamen stereotip ve sapkınlık durumuna gelmiş, sanat tarihinde bir sapkınlık olarak görüyorum bunu.

ED: Sanatın bunu yapması bir ölçüde anlaşılabilir belki ama bugün reklam için de kadın vazgeçilmez bir figür, bunu kaldırmak zor.

BM: Bugün reklam için kadının böyle kullanılmasını ben sanat tarihiyle karşılaştırmak istemiyorum. Çünkü reklam imgelerinde kadının, erkeğin iç dünyasıyla ilgili bir durumu yok. Kadın, reklam dünyasında sadece kapitalizmin öngördüğü rekabet içinde ve arzu uyandırmak için kullanılıyor. Ressamların kadını göstermesinde en azından bir bilinçaltı, keşfedilmesi gereken bir alan var. Halbuki tüketim dünyası içinde böyle keşfedilecek dahi bir alan, durum yok.

ED: Doğrudan metalaştırma söz konusu.

BM: Tamamen metalaştırma. Ayrıca şuna da dikkati çekmek isterim, kadınların yanında bir de eşcinseller kullanılıyor. Ya da metroseksüel erkek yani erkeğin de bir şekilde tüketimle özdeşleşmiş biçimleri gündeme getiriliyor.

ED: Tekrar sanat tarihine dönersek... Bir yazınızda Picasso’nun resimlerindeki parçalanmış kadın imgesinin, Modernizm’in kadına kazandırdığı özgürleşmeye, bireysel duruşa karşı bir erkek hırçınlığıdır diyorsunuz. 20. yüzyıl için böyle bir genelleme yapılabilir mi?

BM: Evet genelleme yapılabilir, ama birtakım sanatçılar bunun dışında kalıyor elbette. Marcel Duchamp mesela. O erkek bakışının varlığını dünyaya gösteren bir sanatçı.

ED: Rose Selavy olarak mı?

BM: Evet o ve en son yaptığı “Etant Donnes” isimli (1966), kapı deliğinden baktığın zaman gördüğün, Courbet’nin “L’origine du Monde” (Dünyanın Kökeni, 1866) tablosuna gönderme yapan kadın figürlü çalışması, işte tamamen bunu gösteriyor.

ED: Ama Courbet’nin tablosu, aslında toplumun ahlak tabusunu yıkmaya yönelik bir çalışma değil mi?

BM: Evet, tabuları yıkmaya yönelik önemli bir resim; ama yine erkeğin bilinçaltını irdeliyor ve işaret ediyor. O resmin kavramsal sanat içinde tekrar kullanılma süreci de var. Art and Language, sanırım 70’li yıllarda, o resim üzerine bir iş üretti.

ED: 20. yüzyılda kadın imgesindeki değişimi sağlayan tarihsel ve toplumsal belli kırılma noktaları var mı?

BM: Elbette. 70’li yıllardaki feminist hareket çok önemli. Bu hareket, 20. yüzyılın başından beri, önce sol akımların içinde çok belirgin bir biçimde var oldu. İşçi sınıfından çıkan bir hareket. Özellikle Rus devriminden sonra bütün Sovyet dünyasında, tabi feminizm değil bunun adı ama, işçi sınıfında kadının erkek işçiyle eş değerde olmasının getirdiği bir denge kurulması söz konusu. Bu kapitalist dünyaya tabii ki bir şekilde yansıdı. Kapitalizm içinde de adına feminizm denen bu kadının erkekle aynı emek gücüne sahip olmasına dayalı hareketin, 70’li yıllarda İngiltere’de ortaya çıktığını görürüz. Dolayısıyla bu süreç ideolojilere bağlı ve sanatın da bundan etkilenmemesi diye bir durum söz konusu olamazdı. Feminizmin 70’li yıllarda yükselmesinin kuşkusuz başka nedenleri de var, cinsel devrim mesela.

ED: 68 hareketinin etkisi sanırım.

BM: Evet. Bilimsel alandaki cinsellik konusunda birikmiş olan bilgilerin hayatın içine geçmesiyle ilgili bir süreç olsa gerek bu. İkincisi tabi eşcinselliğin dünyada konuşulmaya başlanması, dolayısıyla bütün tabuların yıkılmaya başlamasıyla feminizm yükseliyor. Sanata da kuşkusuz bu ideolojileri izleyen kadın sanatçılar tarafından aktarılan bir sanat var. Ama yine de 80’li yıllara kadar çok sayıda isim sayamıyoruz. Avrupa’da Emmy Hennings, Hanna Höch, Kaethe Kollwitz, Sonia Delaunay, Natalia Gontcharova gibi erken modernizmin sıra dışı kadınları var. 60’larda Fluxus akımı içinde Yoko Ono, Carole Schneemann, 70’li yıllarda Guerilla Girls gibi performansçılar kadın sanatçılara bütün kapıları açtılar ve 80’ler ve 90’larda Marina Abramovic, Valie Export, Rebecca Horn, Rosemarie Trockel, Katharina Fritsch and Katharina Sieverding Avrupa’da, Laurie Anderson, Cindy Sherman, Barbara Kurger, Adrian Piper, Jenny Holzer ABD’de fırtınalar estirdi.

ED: Peki post-modern bir kırılmadan söz edilebilir mi bu süreçte?

BM: Kuşkusuz birbirini izleyen bir süreç. Özellikle görsel sanatlardaki üretim bu değişikliği yarattı ama bunun arkasında post-modern söylemlerin yaygınlaşması da var, yani post-moderne geçiş bunu hızlandırdı. Ancak, sadece görsel alanda değil her sanat dalındaki kadın sanatçıların sanat üretimi içinde sayılarının çoğalması ve bunların üretimlerinin dikkati çekecek dereceye gelmesi, dünyadaki kadına bakış açısının büyük ölçüde değişmesine neden oldu diyebiliriz. Artık süreç tersine döndü, yani erkeğin bakış açısının kırılması ve kadının bakış açısının da erkeğinkinin yanında yer almaya başlaması söz konusu. Bu tabi post-modern süreçte gerçekleşti ve İrigaray, Butler gibi feminist yazarların da önemli bir etkisi var bunda.

ED: Bugünkü tabloyu ortaya çıkarabilmek için biraz geçmişe baktığımızda; Cumhuriyetin aydınlanmasının da kadına bir özgürleşme sağladığını görüyoruz. Kadına tanınan yasal haklar, özgürleşmesi, hepsi önemli bir projenin parçaları. Ancak, bu yapılırken de aslında kadına verilen bir rol yok mu? Hale Asaf, Mihri Müşfik, Aliye Berger gibi kadın sanatçılar da aslında direnerek kendilerini kabul ettirmiş sanatçılar.

BM: Türkiye’nin modern devrimi içinde kadına bir rol verildi. Bence, o dönemdeki devrim modellerine bakmak lazım. Model neydi, Rus devrimiydi, biraz oradan kopya çekilerek kadına da, toplum içindeki geleneklerin izin verdiği ölçüde, birtakım roller verildi, kadın da bu rolü üstlendi tabi. Ama o dönem herkes kendine verilen rolü üstlendi. Bunun dışında kalanlara da zaten avantgard yani öncü diyoruz. Verilen rol her ne kadar haklar ve özgürlükler üzerine kuruluysa da, yine sınırlandığını fark edip bunu eleştiren, sorgulayan bunlara karşı çıkan kim var diye de sormak gerekiyor. Belki daha çok şair ve yazar var. Yani resim, buna karşı çıkmış olarak görünmüyor Türkiye Modernizmi içinde. Kadın ressamlar da pek karşı çıkmış olarak gözükmüyorlar.

Türkiye’de ulus devlet kavramı içindeki Modernizm’in ortaya çıkardığı sanat üretimi nedir önce bunu incelemek lazım; bu üretimin içindeki öncülük ya da karşı çıkış nerededir? Bir kere Türkiye’de Sürrealizm yok. Sürrealizm olmadığı için bilinçaltıyla ilgili süreçler resme yansımadı, dolayısıyla bu da bizi libidoya götürüyor. Öyle bir metafor ya da bunları betimleyecek bir güç ben göremedim açıkçası. Türkiye Modernizmi onun için tamamlanmamış bir Modernizm. O nedenle bize de o kadar heyecan vermiyor yapılanlar. Örneğin Picasso neden hala heyecan veriyor dersek; çünkü Picasso o dönemdeki cinsellik üstüne gidip onu irdelemiş. Onda tabuları delmek isteği de var. Ama tabi Picasso’nun arkasından Marcel Duchamp’ın görülmüyor olması da görsel düşünce açısından eksiklik yaratıyor.

ED: Biraz daha bugüne gelirsek... Türkiye’deki kadın sanatçılarla dünyadaki kadın sanatçıları kıyasladığımızda nasıl bir tablo çıkar ortaya?

BM: Bildiğimiz gibi burada da 80’li yıllardan başlayarak kadınlar sanat sahnesinde etkin bir rol üstlendiler ve rahat üretim yapabildiler. İşlerinde ise hem politik derinlik var, hem bireysel sorunların derinliği ortaya çıktı. Belki bunlar çok belirgin biçimde işlerde görülmedi ama o sanatçıların 80’li yıllardan bugüne kadar ürettiklerine uzun menzilli bakılırsa görülür ki gerçekten sağlam bir eleştirel bakış var kadınların işlerinde. Kendi sorunlarını ortaya koyarken çok bilinçli tavırlar var. Toplumun içinde yaşanan sıkıntıları da görürsünüz o işlerin içinde, erkek egemen topluma başkaldırı çok belirgin olarak görülmez ama işlerin geneli değerlendirildiğinde o da fark edilebilir. Bence Türkiye çağdaş sanat ortamının dünyada dikkati çekmesinin nedenlerinden biri de kadın sanatçıların olması ve güçlü işler üretmeleridir. Ayrıca uluslararası sanat ortamının Türkiye’ye bakışında kuşkusuz kadın sanatçının ne yaptığını görme arzusu da var; çünkü burada kadın İslam şemsiyesi altında görülüyor. Evet çok modern bir ülke Türkiye, liberal kapitalizmin her türlü koşullarını yerine getirmiş ve bir taraftan da İslam ülkesi. Uluslararası sanat ortamı Türkiye’deki kadın sanatçıların İslam şemsiyesi altında ne yaptığını, nasıl temsil ettiğini merak etti ve buna baktı. O nedenle de kadın sanatçılar çok kez davet edildi yurtdışındaki sergilere. Demek ki kadın sanatçılar önemli bir işlev taşıdılar son 30 yıl içinde. Bunun Türkiye toplumunu nasıl etkilediğini sormak gerekiyor belki. Bence burada bir bilinç yok, yani Türkiye izleyicisi hiçbir yapıta, bunları bir kadın sanatçı üretmiştir şeklinde ayırarak bakmıyor gibi geliyor bana. Böyle bir arzusu yok çünkü. Belki de edilgenlikten; yani Türkiye’deki izleyicinin görsel sanatlara tam olarak katılmaması nedeniyle böyle bir durum söz konusu olabilir.

Dünyadaki ve Türkiye’deki kadın sanatçıları karşılaştıramıyorum ben çünkü buna gerek yok O kadar güncel üretim yaptı ki kadın sanatçılar 80’li yıllardan bu yana. Yani Avrupa sanatında ne oluyorsa zaten burada da oldu. Bir koşutluk yakalama durumundan bile söz edilemez çünkü yakalanacak bir durum yok. Şimdi her şey herkes tarafından yapılıyor. Gerçi dışarıdaki kadın sanatçıların belki daha fazla ekonomik destekleri var. Bu nedenle daha büyük ve etkileyici işler yapabiliyorlar ama içerik veya ideoloji duruş açısından büyük bir fark yok. Burada benim izlediğim çok sayıda kadın sanatçı, bireysel sorunlardan toplumsal sorunlara çok geniş bir yelpazede, farklı bakış açılarıyla ve belli siyasal derinliği olan işler yapıyorlar.

ED: Türkiye’deki kadın sanatçıların desteklenmemelerinin nedeni de aslında kadın olmaları değil sanırım, genel olarak böyle bir eksiklik söz konusu değil mi?.

BM: Değil tabi, bizim sanat sistemimiz sanatçıyı desteklemiyor, etkinliği destekliyor. Yani erkek sanatçılar da aynı durumda. Bugün bütün sanatçılar başka işlerde çalışıp sanat yapmak zorunda genel olarak. Tabi bunun istisnaları vardır ama büyük ölçüde desteksiz bir sanatçı topluluğuyla karşı karşıyayız.

ED: Sfenks Seni Yiyip Yutacak sergisini düzenlediniz iki yıl önce. Neden hala böyle, kadını esas alan ve kadın sorunlarına eğilen sergiler başkalarınca da yapılmıyor? Türk sanat ortamı kadını bir problematik olarak ele almıyor mu?

BM: Bu sergi bir gereklilikten çıktı. O sırada ilk kez genç kadınların intiharları ve töre cinayetleri gündeme gelmişti. Ben de oradan yola çıkarak şunu düşünmüştüm: diğer bölgelerdeki kadınlar öldürülürken, intihara itilirken, inanılmaz boyutta şiddete maruz kalırken İstanbul’daki kadın sanatçıların buna bir tepki göstermeleri gerekliliğinden yola çıktım. Sonradan gördüm ki gerçekten bu tepkiyi göstermek isteyen sanatçılar vardı. Nitekim o sergi için, iki ay boyunca bütün gazetelerdeki kadın cinayetleri, kadın ölümleri, kadın intiharları, kadınlara tecavüz, kadınlara şiddet haberlerini toplayıp oldukça kalın bir kitap da yapmıştık. Serginin konsepti de bu işin bilinçaltı nedir, tüm bunlar neden oluyorsa gidiyordu. Orada erkeğe odaklandık, erkeğin iğdiş olma korkusu, tabi her açıdan yaşanan bir korku bu, sadece biyolojik biçimde değil, Türkiye’de çok yoğun beliren birey olarak iğdiş olma korkusu yani. Bu da erkek egemen toplum sapkınlığına dair bir şey. Üstelik hiçbir şey değişmiş değil. İki sene önce yaptık sergiyi, bugünkü duruma bakın. Daha bir hafta önce gazeteler Türkiye’de kadına uygulanan şiddetin yüzde kırk düzeylerinde olduğunu yazdı.

ED: Bu duruma rağmen neden hala böyle sergiler yapılmıyor?

BM: Bu sanatın kendi sorunuyla ilgili bir şey. Çünkü, her şey kapitalizmin uyumluluğu üstüne yapılandırılıyor. Bütün olgular kapitalizme uyumlu olarak gerçekleşmeli. Bugün sanat üretiminin de kapitalizme uyumlu olması gerekiyor. Bu noktada da tabi sorunlar başlıyor. Sanatın, kapitalizmin koruduğu erkek egemen, babaerkil sistemler ile, kapitalizmin talep ettiği bütün bu sapkın yapılanmalar ile hesaplaşması gerekiyor. Bunu gerçekleştirebildiğin zaman zaten gerçek anlamda sanat yapabiliyorsun. Kapitalizmle hesaplaşmaya başladığın noktada sanat olmaya başlıyor. Fakat bunun bilincine varamıyor bazı sanatçılar.

ED: O bahsettiğiniz toplumsal olgular feodal unsurlar değil mi aslında?

BM: Tabi, özellikle bizim gibi geleneksel toplumlarda böyle. Aydınlanma sürecini yaşamış toplumlarda bir ölçüde yeniliyor fakat orada da pazar mekanizmaları gündeme geliyor. Bir bakıyorsunuz yüksek tasarım yaratıcılıkları ortaya çıkıyor, sanat minimalleşiyor. Mekan düzenlemelerine dönüşüyor.

ED: Bir ehlileştirme durumu bu.

BM: Ehlileştirme evet, yani tasarımın saptadığı güzellik ölçüleri içinde üretilmeye başlanıyor her şey. Bunlar da geometrik biçimler yahut minimal mekan düzenlemeleri, minimal resim vb. oluyor.

ED: Dün Arco Madrid’den geldiniz. Orada “Kritik İmgeler” başlıklı, kadın ve din eksenli bir konuşma yaptınız.

BM: Başlıkta vurgulanan eleştiri elbette karşıt bir eleştiriydi. Yani sanat pazarının arzu ettiği eleştirinin dışında olan bir eleştiri bu. Çünkü uluslararası bir fuar Arco Madrid ve sanat pazarının en yüksek noktası. O pazarın içinde ve o pazarın talep ettiği sanatın eleştirel bakışını gündeme getirmek amaçlıydı etkinlik. Orada, güncel bir konu olan imgeye, Hz. Muhammed’in karikatürlerine takılıp kalındı. Geçenlerde Evrim Altuğ iki tane Hz. Muhammed imgesi yakaladı, biri tanesi Hamit Görele’nin 1952’de yaptığı bir resim. Resmin kendisi ortada yok fakat basıldığı dergi ortada. İkincisini yine Evrim Altuğ aktardı, son İstanbul Bienali’ndeki Nedko Solakov’un işinde, duvarda, “Burada Muhammed portresi asılıydı, çok yakışıklı adammış” yazısı. Ben bu ikisini gösterdim orada Evrim’i elbette belirterek ve şunu söyledim; bakın Türkiye’de sadece bir tane portre bulduk. Hz. Muhammed burada temsil edilmiyor ve dış dünyanın da buna saygı göstermesi gerek. Ve temsil edilen portre de esasen İsa’ya benziyor. Demek ki burada çapraz bir durum var, Hz.Muhammed imgesi İsa imgesi üzerinden dönüyor tuhaf biçimde. Yani yine Rönesans resminden geri dönüyor çünkü temsiliyet yok bizde.

Oradan imge kullanımının boyutlarına geçtim; yani Avrupa’nın çok işlek bir caddesinde, Courbet’nin “L’origine du Monde” resmindeki gibi iki bacağı açılmış, AB bayrağından don giyen bir kadın orada gösterilemedi, bilboardlardan kaldırıldı. O toplum bunu görmek istemiyor açıkçası. Ama ne oluyor, bizim, AB bayrağından çarşafa sarılı kadınımız her tarafta açıkça gösteriliyor. Burada da bir çifte standart söz konusu çünkü aynı derecede saldırgan imgeler bunlar. Demek ki toplumlar saldırgan imgelere karşı hassaslar. Buradan şu çıkıyor, bize çok fazla görmek istemediğimiz imge sunuluyor. Yani insanın bilinçaltı bile doluyor bu imgelerle ve bir yerde protesto, red çıkıyor bunlara karşı.

Bir de tabi, çarşaflı kadın imgesinin kullanılmasına karşı orada arsız bir durum var, yani artık arsızlaştı bu iş. Ha bire çarşaflı kadını getirip neyi eleştiriyorsun? Bu ülkelerde bu kadınların kaderi böyle. Afganistan’da, İran’da, Irak’ta çarşaflı kadın imgesini gidip gösteremiyorsun ama Avrupa’da bütün sergilerde gösteriyorsun.

ED: Yeni Oryantalizm olarak adlandırılabilir mi?

BM: Evet, aynen öyle.

ED: Bahsettiğiniz bu meselelerde aslında kadın da etkisiz unsur haline geliyor, kullanılıyor. Bu da korkunç bir şey. Peki, son olarak şunu sormak istiyorum. Tüm bunları ortaya koyduktan sonra, neler yapılabilir, yapılmalı?

BM: Bizim hala çok acil konularımız var. Sanat üretiminin de bu aciliyet içindeki yeri çok belirgin. Ancak bu noktada sanatın nasıl bir işlev taşıyacağı konusunda sanat ortamı da bir araya gelip tartışmıyor, bu bir. İkincisi bu aciliyetlere çözüm olarak sivil örgütler var. Sivil örgütlerle bu acil varlıksal konularımızı çözebiliriz diye bir inancımız var. Ancak kadınların acil sorunlarıyla uğraşan sivil örgütler, bir tarafta, kadınların sorunlarını görsel olarak dile getirmek isteyen sanatçılar bir tarafta. Bunlar bir araya gelemiyor. Çünkü sivil örgütler görsel sanatı etkin, epistemolojik değişim yaratacak araç olarak görmüyorlar. Ve bu konuda bilgilenmiyorlar. Sivil örgütlerin başındaki yöneticilerin bence görsel sanat konusunda bilgilenmeleri gerekiyor.

ED: Bu sivil örgütler birtakım siyasal sınırlara da sıkışmış durumda sanırım.

BM: Siyasal ve bazı militan kalıplara sıkışmış durumdalar ancak bazı şeyler artık geçerli değil. Bugün artık insanları bu imgelerin doğru kullanımı etkiliyor. Eleştirel imgeler dediğimiz şeyleri doğru koyduğumuz zaman doğru sonuçlar alabiliriz. Bütün bu sivil örgütlerin çağdaş sanat yapanlarla diyalog kurması lazım. Çağdaş sanat üretenler bize gelsin diye de beklemesinler çünkü bizler çok kez gittik fakat kapılar da çok kez kapandı. Artık onların bize gelip talep etmesi gerekiyor. Ben çözümü burada görüyorum.


rh+sanart dergisi sayı 27 Mart 2006

19 Aralık 2011 Pazartesi

Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi Türkiye çağdaş sanatıyla birlikte büyüyor

Uluslararası ortamda adından sıkça söz ettirmeyi başarmış ve aslında çağdaş sanat adına birçok “ilk”in sahibi bir kurum Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi. Bu cümledeki “aslında” vurgusunun nedeni ise, muadilleriyle kıyaslandığında müzenin öne çıkmaya pek niyetlenmiyor olması yüzünden; örneğin Türkiye’de kar amacı gütmeden kurulan ilk özel müze/proje merkezi ve bu pek de bilinmiyor. 10. kuruluş yıldönümünü kutlayan müze, yüksek sesle, bağırarak değil; gerektiğinde ve yeteri kadar sesini duyurdu şimdiye dek. Mevcut çağdaş sanat ortamında ne salt bir aile koleksiyonu olarak, ne de baş döndürücü bir hızla değişen gündemin içinde salt güncel etkinliklerle var oldu. “Proje4L Güncel Sanat Müzesi” adıyla kurulduğu günden bugüne çeşitli sergiler, projeler, panel, konferans ve performanslar gerçekleştirilirken, genişleyen Elgiz koleksiyonundan yerli ve yabancı birçok sanatçıya müze salonunda yer verildi. Kendinden emin adımlarla yoluna devam eden müzenin 10. yaşı çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Bunların başında Necmi Sönmez küratörlüğünde gerçekleştirilen “Elgiz10 İstanbul” sergisi, koleksiyonculuğun ve özel müzelerin değişimini irdelemek amacıyla hazırlanan kapsamlı bir kitap ve konferanslar geliyor.

(Yazının devamı Artam Global Art'ın Ocak sayısında...)
http://www.artam.com/dergi.html

30 Kasım 2011 Çarşamba

Merkez’den Bakınca: Bir Koleksiyon Sergisi

“20. yüzyıl Türk sanatının tarihi henüz yazılmadı” fikrinden hareketle yapılan sergilerin sayısının her geçen gün arttığına tanık oluyoruz. Bunlara dâhil edilebilecek son sergi, “Suretin Sireti - Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Sanat Koleksiyonu’ndan Bir Seçki”, Pera Müzesi’nde açıldı. Sergi, küratör Zeynep Yasa Yaman tarafından bir yönüyle “Türkiye modern sanatına ilişkin sınırlı arkeoloji yapmak” gibi mütevazı tavırla lanse edilirken, diğer yönüyle “Türkiye’deki ‘modern/çağdaş’ sanat tartışmalarını, modern sanat müzeleri ile sanat tarihi yazımını belirleyen ana görüşleri bir koleksiyon sergisi üzerinden yeniden düşünmek” amacını da taşıyor.

Art arda yapılan sergilerin sanat tarihi yazımındaki rolleri, her biri ayrı ayrı masaya yatırılarak çokça tartışıldı ve bu sergiler çoğu zaman bu endişenin rahatlatıcı misyonunu üzerlerinde taşıdı. Kapsamlı katalog kitapların eşlik ettiği bu sergilerin, sanat tarihi yazımında oynayacağı rolün çapı bir yana; bu doğrultuda yapılmış en kapsamlı sergilerden biri olan “Modern ve Ötesi”nin de gösterdiği gibi, ortaya yeni sorular atılmasında önemli işlevleri bulunuyor. Hatırlanacağı üzere, “Modern ve Ötesi” gerek küratörlerin tercihleri, gerekse sergi sonrası yapılan açıklamalarıyla oldukça tartışma yaratmıştı. Ancak “Biz bir sergi yaptık, başkaları da başka sergiler yapsınlar,” gibi işin içinden kolayca sıyrılma tavrı, bu tavra karşı yapılan tartışmaların dağınıklığı, eksikliği, sanatçıların bizzat tartışmaya katılma ihtiyacı hissetmeleri ve gündeme gelen benzer pek çok şeyle eleştirinin içinde bulunduğu sıkıntılar da günyüzüne çıkmıştı. Bütün bunlardan hareketle “Suretin Sireti” sergisini, öncelikle sistematik bir tavırla masaya yatırmanın faydalı olacağı fikrindeyim. Dolayısıyla bu tarz Türk sanatından seçki sergileri için sorulabilecek temel soruları içeren bir yöntem önererek “Suretin Sireti” sergisine bakmayı deneyelim..."

(yazının tamamı Gençsanat dergisi Aralık sayısında..)

28 Kasım 2011 Pazartesi

Andrea del Sarto-Arpie Madonnası


"... Kucağında mukaddes çocuğu ile yüksekçe bir yerde oturan, sağındaki sakallı erkekle solundaki genci hiç fark etmiyormuş gibi gözlerini yere diken bu Madonna'nın yüzü, başını tutuşu, bakışlarında ve dudaklarında apaçık görünen melal ve kırgınlık ifadesi aynen dün gördüğüm tabloya benziyordu. Albümün bu yaprağını ayrıca sattıkları için hemen alarak odama döndüm. dikkatle baktığım zaman bu resimde sanat bakımından büyük bir hususiyet bulunduğuna hükmettim. Hayatımda ilk defa böyle bir Madonna görüyordum: Şimdiye kadar tesadüf ettiğim Meryemana tasvirlerinde, lüzumundan biraz fazla tebarüz ettirilen, hatta manasızlığa kadar götürülen bir masumluk ifadesi vardı; kucaklarındaki bebeğe bakarken: 'Gördünüz mü? Allah bana neler ihsan etti!' demek isteyen küçük çocuklara, veya ismini söyleyemeyecekleri bir adamdan peydahladıkları evlatlarına gözlerini dikip şaşkın şaşkın gülümseyen hizmetçi kızlara benzerlerdi. Halbuki Sarto'nun bu tablosundaki Meryem, düşünmeyi öğrenmiş, hayat hakkındaki hükümlerini vermiş ve dünyayı istihfaf etmeye başlamış bir kadındı. İki tarafında ibadet eder gibi duran azizlere değil, kucağındaki Mesih'e değil, hatta gökyüzüne de değil, toprağa bakıyor ve muhakkak ki bir şeyler görüyordu..."

Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, s. 58.