röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2011 Cumartesi

Adalet Ağaoğlu / Roman Kahramanı Yaratmak

Türk edebiyat tarihine hatırı sayılır roman kahramanları kazandırdınız. “Bir roman kahramanı yaratmak”ı nasıl tarif edebilirsiniz?

Bir örnekle açıklayabilirim bunu. Yazarlığımda büyük bir dönüşüm noktası gibi görülen Üç Beş Kişi adlı romanımdan bahsedebilirim. Ben düşüncemi temsil edecek kişilerle kuruyorum romanımı. Demişsem ki Türkiye Cumhuriyeti toplumu müthiş bir değişim içersinde, artık kasaba esnafı mor kalemi tükürükleyip hesabı öyle tutmuyor, makineler var. Kasaba eşrafının çocukları artık yurtdışında okutuluyor. Sanayileşmenin büyümesi sırasında eski esnaf takımı tarihe karışıyor. Bu fikri nasıl anlatabilirime takıldım. Seçtiğim şehri de ona göre seçtim sadece roman karakterlerini değil. Şimdi ben Muğla’da yazsam olmaz, orası çoktan Batı’ya bulaşmış durumda zaten. İstanbul hiç olmaz. Ankara başkent hiç olmaz. Çünkü oralar bambaşka romanların coğrafyaları. Fakat anlatmak istediğim fikri gösterebilmek için, altını çizebilmek için Eskişehir’i seçebilirim. Öyle bir şehir ki hem tren yolu olsun, eski başkent ve yeni başkente içinden geçilerek gidip gelinsin. Eskişehir aynı zamanda ilk cer atölyesinin kurulduğu şehrimiz. Trenle ilgili ilk fabrika. İşçileşme başlıyor orada, cami de var ve töre olduğu gibi devam ediyor. Geçiş dönemi için bu coğrafya bana çok uygun göründü. Sadece o kadar da değil. Burada küçük Anadolu şehrinin tanınmış bir ailesini anlattım. Köy ağalarını çok okuduk, çok da güzel yazıldı. Şehir romanı diye herkes İstanbul’u da yazıyor ama taşra yok, bu anlamda yok. Değişim sürecinin içinde orada ne olup bitiyor?

Aslında bütün mesele taşrada kadın hakları. Köy ve şehir kadınlarını çok okuduk. Fakat taşra ahlakı içerisindeki kadının durumu ne? Ana sorularımdan biri de buydu. Bana öyle geldi ki tanınmış bir ailenin karısı, kızı olan, en çok baskı altında kalan kadın takımıydı. Çünkü köylü bağında bahçesinde rahattır, ona göz kırpar bununla sevişir, gizli gizli bunlar yapılır. Üstelik alınır satılır. Şehirdeyse, İstanbul’da şapkalı Cumhuriyet kadınları Pera’ya giderler filan. Osmanlı kalıntısı kadınlar var, mirasını yemiş içmiş, bir türlü gelişmeye ayak uyduramayan… Ben Osmanlı ile Cumhuriyet arasında kalan kadınları yazacağım dedim. Biliyor musunuz oradaki kadınlar tek başlarına çarşıya bile çıkamazlar. Her zaman derli toplu olacaklar, tebessüm bile etmeyecekler. Orada okumuş kadınlar, profesörler de var, Cumhuriyet ideolojisiyle yetişmiş kadınlar. Bunların hepsini anlattım kitapta.

Bir işadamı olacak dedim, adını Ferit Sakarya koydum. Ailesinin bir bölümü milletvekili bile olmuş biri bu. Küçük burjuvaya doğru gitmekte olan taşrayı okuyorum. Küçük burjuvanın değişimi için o adımın atılması şarttı diye anlatıyorum. Kitap çıktıktan sonra herkes niye Ferit Sakarya’ya bakıyor diye tartışma çıktı. Burada öyle bir iş adamı kuruyorum ki herkesle iyi bir ilişkisi var. Ankara’yla ilişkisi var, kolejden arkadaşları var. Toplum ne olacak sancısı çekip duran, ha bire konuşan… Şimdiye cevap vermiyor mu? Türküz Türküz diyenler bugün bunlar. Niye herkes Ferit Sakarya’ya bakıp duruyor? Peki bugün kim nereye bakıyor?

Sonra Kardelen karakteri var. O zamana kadar çiçek adı olarak bile kullanılmıyordu. Bugün her yerde görüyorum Kardelen ismini. Ama kimse anlamını yazmadı. Kardelen, cer atölyesinde çalışan bir babanın annesi doğumda ölen kızı. Sobasız bir toprak dam üstüne doğuyor. Babası kucağına alıyor ve yaşamaz sanıyor. Onun için de adına Kardelen diyor.

Türk edebiyat tarihinin en önemli karakterlerinden üçü, Dar Zamanlar üçlemesindeki Aysel, Ömer ve Tezel... Çokça tartışılan Türk aydını portreleri… Bu kadar gerçek olmalarını ve bu kadar tartışılmalarını nasıl açıklayabilirsiniz?

Tabii insan uzun yaşarsa kendisi de şaşırıyor buna. Allah Allah, ben kırk yıl, elli yıl önce bunu nasıl görmüşüm sezmişim dediğim oluyor açıkçası. Hani önsezi diye bir şey var, ressamlarda, müzisyenlerde vardır, yazarlarda da var. Herhalde onun güçlü olmasından ileri gelen bir şey olabilir.

“Stranger Than Fiction” filminde, bir yazarın romanını yazma sürecinde başkahramanı çıkıp gelir. Yani kahraman tıpkı kendi yarattığı halde aslında yaşıyordur. Siz böylesi bir tema kullandınız mı hiç? Ya da yarattığınız kahramanları gerçekte gördüğünüzü sandığınız oldu mu?

Ben aslında Fikrimin İnce Gülü’nü yazarken, kapitalist düşüncenin insanları kendine ne kadar yabancılaştırdığını, neden kişinin bir arabanın içine girdiği zaman adam olduğunu sandığını vs. anlatan, bu düşüncenin üstüne roman yazmak istiyordum. Ama karakteri önce, dış dünyayla ilişki kuran, mankenlikten gelme, köşeyi dönmeci bir kadın olarak anlatacaktım. Sonra şöyle bir şey oldu. Eşim karayolu ve köprü mühendisi. Onun gittiği her yere gittim ben. İyi de oldu, Anadolu’nun her yerini gördüm, Bir keresinde maden ocaklarının da olduğu Murgul’a gideceğiz. Çok yağmurlu bir hava var ve bir taksi tuttuk, dağa doğru çıkmaya başladık. Pırıl pırıl arabayla bir şoför geldi, yanında da ergen bir oğlan çocuğu var. Tabii yollar çok dönemeçli. İki adım gidiyoruz, şop diyor bir çamur sıçrıyor cama. Bu şoför stop ediyor, iniyor, arabanın camını siliyor, geri biniyor. Biraz daha gidiyoruz, gene aynı şey oluyor, duruyor, bu sefer tekerleklerin madeni taraflarını temizliyor. Otururken de arabanın her tarafını okşar gibi eliyle siliyor. Gene iniyor gene biniyor filan… Biz üç saatlik yolu on saatte gittik. Gece yarısında vardık oraya. Adamın yanındaki oğlun çocuğu, bir indiği zaman bize dedi ki “Abi, abla kusura bakmayın. Benim dayım böyledir,” dedi. “Bu onun için evlattan daha önemli. Bu arabaya aşık o aşık” dedi. Benim için çok anlıktı. Adamın bu halini görür görmez o kadından vazgeçtim, bitti. Bu bir erkek olacak dedim ve kurgulamaya başladım. Arabasının bunca öneminin boyutlarını aramaya başladım. Ben her şeyin nedenine bakarım. O nedenleri sıraladım Fikrimin İnce Gülü’nde hep, çocukluğundan başlayarak. Roman öyle gidiyor, o adamı öyle yapan durumlar, koşullar, aile ilişkileri… Hepsi var.

Kapitalist ahlakın toplumu nasıl bu hale getirdiğinin simgesiydi Bayram karakteri. Bireyler toplumu yapar, toplum da insanları yapar. Aradaki büyük bir alışveriş. Bu tüketim ekonomisinde paran varsa insansın, araban varsa adamsın. Amerika’da böyle bir ahlak vardı. Biz de öyle olduk şimdi. Roman o andan hareketle yola koyuldu.

Diğer sorunuza gelirsek; şunu düşünmedim değil, hatta iki yerde de kullandım. Üç Beş Kişi’de galeri açıyor Osmanlı artığı Neval Hanım. Orada ikide bir diyor ki, “Hani bir kadın geldi bugün,” diyor, “Yazar mıymış neymiş. Bakıp dururken bir cümle tutturmuş,” diyor, “Çerçevesinde ebruli güller açan ayna çerçevesi”, “Mırıldanıp duruyordu” diyor. O cümle de Tanpınar’ın bir cümlesi. Burada şunu dedim, Adalet herhalde bu galeriye gitti fakat orada bir çerçeve gördü, görgüsüzce bir şey belki, hemen Tanpınar’ın bu cümlesini hatırladı. Orada bir gözlem var çünkü, roman yazarının nerelerden ne topladığını işaret eden. Fakat adımı koyma cesaretini gösteremedim. Çünkü bunu böyle koyarsam dedim, o zaman bu romanın içinde onun hesabını vermem için yeniden başka bir yola girmem lazım. Hevesini başka bir yere sakla dedim kendime. Ad vermedim.

Ama bahsettiğin hikaye çok ilginç. Psikiyatri de gerektirir elbette. Roman fantezilerle dolu. İstediğini yapabilirsin. Mesela Hasan Ali Toptaş’ın sezgisi çok kuvvetlidir. Gölgesizler’de mesela yazar berbere gidiyor, herkes önünden geçip gidiyor… Bahsettiğin romanın ipuçlarını burada buldum. Onu biliyor diye demiyorum tabii. Bütün zamanı altüst ediyor ve içinde aslında roman kahramanı olarak kendisi var. Filmi de yapıldı, biliyorsun. Anlattığına çok yakın geliyor. Kendisini roman kahramanı yapan yazar…

Peki Göç Temizliği adlı anı-romanınızda bir roman kahramanı olarak Adalet Ağaoğlu var diyebilir miyiz?… Bir yazarın dışsallaştırdığı, yer yer idealize ettiğidir roman karakteri. Siz kendinizi yazarken kendinizi dışsallaştırmaya çalıştınız mı?

Şimdi bakınız, her ilk hikâye ilk roman ister istemez otobiyografik oluyor. Bu bir çeşit iç dökme. Yani kendisinin ben varım çığlığı gibi. O açıdan baktığınızda ilk romanlarda yazarı bulmak mümkündür. Bu sonra belki devam eder belki etmez. Benim kendimi bir roman kahramanı olarak görmemse mümkün değil. Göç Temizliği olarak düşünürsek şunu diyebilirim; biri roman kahramanı olarak bir figür arasa, kendini aşmaya çalışan bir figür arasa, bende ipuçlarını bulabilir bunun. Yani beni roman kahramanı yapabilir birisi, özellikle kadının direncini anlatmak isteyen birisi çıkarsa ortaya. Çünkü ben bir kasaba çocuğuyum, okumak istiyorum, zorluklar filan…. Belki böyle bir figür olabilirim. Ama kendimi bir roman kahramanı olarak nasıl görebilirim bilemiyorum. Çünkü görürsem fazla övünmek girecek içine, onu da pek sevmiyorum. Ama bir dış gözlük takınca, kendim de diğer roman kahramanları gibi tartışmalıdır. Niyete bağlı, niyet çok önemli burada. Mesela ben illa kendi hakkımda ben buyum ben şuyum demek isteseydim Fatma İnayet diye bir kahraman yaratmazdım. Öyle yazarlar da var, kendini yücelten yahut çok yüce bir kahramanın yerine koyan.

Fatma İnayet, sizin doğduğunuzdaki adınız ama kitapta iç sesi dillendiren “öteki” olarak sunuluyor. Fatma İnayet bir roman kahramanı mı yoksa yaşamınızda da tıpkı kitabınızdaki gibi içsesiniz oldu mu?

Bu romanda ondan ilk kez bahsediyorum ama günlüklerimde var. O benim tiyatroda kimsenin bir türlü başaramadığı, romanda da italikle filan yaptığı içsesim. Yani kendi kendimin kontrolü. Büsbütün takma ad da değil. 1933 yılında kız çocuklarının okula gitme yasası çıkarılınca o zaman beş yaşındayım fakat yedi yaşında olmalıyım ki denk düşsün. Bu sefer apar topar nüfus kâğıdım çıkarılıyor. Ebe bana Fatma demiş bir kere, göbek adı koyarlar ya hani. Bir keresinde de babam Adalet değil İnayet demiş. O telaşta babam Fatma İnayet diye yazdırıyor beni nüfusa. Ben ta ortaokula giderken bu mesele çözüldü. Benim adım Fatma Adalet Sümer aslında fakat ortaokulun ilk günü, adım okunuyor, ben kendi adımı bilmediğim için giremiyorum. Bu çocuk kaydedilmemiş diyorlar.

Bunları anlattım Göç Temizliği’nde. Erkek kardeşlerim de benimle inatlaşmak için “Fatma İnayet Fatma İnayet” deyip duruyorlar. Ben de üzülüyorum. Çünkü Adalet diye çağrılıyorum. Hatta çarşıdan geçiyorum, “Adalet müsavet yaşasın millet” diye esnaf arkamdan tempo tutturuyor. Ağlaya ağlaya eve geliyorum…

Tabii bu isim gerçek aslında hem benim değil. Hem olmuş bir olay hem benim değil… İç sesimin yerine koydum ben de bunu. Benim müfettişim, günlüklerimde bunu çok sık tekrarlıyorum. “Müfettişim diyor ki…” Mesela birisi için “Ne biçim bakıyor” diyorum, “Hadi hadi, o gün böyle düşünmüyordun ama” diyor bana mesela. İçsesimi temsil ediyor.

Roman yazmak belki de şuna da bir isyan olabilir diyorum. Nasılsa insan kendisi yazıyor romanı, kendisini yazıyor aslında, kendi yalnızlığını yazıyor. Yalnızlığını böyle dolduruyor, böyle bir direniş icad ediyor fantezilerle.

Yine aynı kitabınızda “Hiçbir yazar kendini yazamaz” diyorsunuz. Neden?

Damla Damla Günler adındaki günlüklerimin bir bölümünde Canetti’den bir laf aktararak bunun cevabını vereyim size. “Her yazar ötekini geçmişe itip onun oradaki durumuna acımak ister.” diyor. Ferahlama bir çeşit. Ötekini geçmişe itip onun oradaki durumuna acıyor, rahat bu.

Tekrar Fikrimin İnce Gülü’nden konuşursak… Bir internet sitesinde okudum. Kitabı okuyan biri, filminin yapıldığını ve başrolde de İlyas Salman’ın oynadığını öğrenince o kadar şaşırıyor ki kitaba devam edemiyor. Filmi, dizisi yapılan kitapların kahramanları, yönetmenin seçimiyle görselleşince etkisinden yitirir mi sizce? Tabii oyuncunun yorumu da söz konusu…

Bu önemli bir soru ve sorun. Sinema dili farklıdır roman dili farklıdır, bunu ben çok iyi biliyorum zaten. Senaryo gibi bir roman ve onun için kolaylarına da gitti. Toplanmış bir romandı, beraat etti iki yıl sonra. Sansürden korkuyorlardı o zaman. Fikrimin İnce Gülü için film yapmak üzere bana başvurulduğunda iki şey rica ettim. Bir, yazarın hayatta duruşunu ve anafikrini değiştirmesin. Nasıl anlatırsanız anlatın ama yazarın fikri ve kişilik durumuna aykırı bir şey olmasın dedim. Bu romanı niçin böyle yaptığıma karşı bir şey olmasın istedim. “A tabii!” dediler. Kim oynayacak diye bana bir kez sordular. Ben de dedim ki herhangi biri olsun. Mesela bir minibüs şoförü, sokaktaki vatandaş… Sonradan öğrendim ki rolü İlyas Salman’a vermişler. Aklım durdu! Sonradan mahkemeye de verdim onun için, davalı oldum. Şuna itiraz etmek istedim: Bir kere İlyas Salman atipik. Okurun romanı bırakıvermesine çok hak veriyorum. Ben olsam ben de aynı şeyi yapardım. Hangi köy kızı ne olursa olsun İlyas Salman’ı sekiz yıl-on yıl beklesin aşık olup? Mümkün mü bu? Mantıklı şey değil. Şener Şen’i de istemiştim, olmadı. Herhangi biri ama biraz hoş biri olabilirdi. Gençliğinde yakışıklı olmuş filan...

Ben Bayram tipini kapitalist ahlakın kendisine yabancılaştırdığı toplumu, insanı anlatmak için yazmışım. Anafikir de gidiyor. İkincisi benim hayatta duruşuma, fikri duruşuma ihanet oluyor film. Çünkü Bayram’ın askerlikte gördüğü bütün işkenceleri, askerlik hayatını tamamen yok etmişler filmde. Koskoca apoletli subaylar tekme atabiliyorsa birine, ben kim oluyormuşum da birini koruyacakmışım diyen cahil biri Bayram. İnsan insana böyle muamele edebiliyor demek deyip vefasızlığı öğreniyor. Kendisine Almanya’da o kadar kucak açmış aile araba kazası geçiriyor, basıp geçiyor yanlarından. Bayram’ın böyle olmasının nedenleri var hep. Askerlik hiç yok. Nöbette durduğu sahne birçok şeyleri anlatır ama yok…

Peki bu soruyu Fikrimin İnce Gülü’nden gayrı düşünüp sorarsam size?…

Okur olarak romanı okurken yüz yapıştırırız birine. Sinekli Bakkal’ın Rabia’sına bir yüz yapıştırırsın. Ondan sonra sinema veya dizi yönetmeni ona senin tasavvur dahi etmediğin bambaşka bir yüz verir. Sen hiç öyle manken kılıklı birini düşünmemişindir halbuki. Okurun hayali başka yönetmeninki başa. Hanımın Çiftliği’ndeki Güllü’yü ben başka türlü düşünmüştüm mesela. Aşk-ı Memnu var bir de tabii çok ses getiren. Soruyorlar nasıl buluyorsunuz diye, “Vallahi Aşk-ı Memnu filan yok benim için, sadece bir moda defilesine bakar gibi bakıyorum” diyorum.

Eski bir romanı bugüne taşırken de çok dikkatli olmak gerekiyor. Ben sinemayla yazarın ilişkisini şöyle kurdum. Yönetmen yazarın dünyasını çok iyi bilmeli her şeyden önce, duruşunu ve bakışını çok iyi bulmalı. Bir de Halit Refiğ gibi, yalnız kendi yazarını yapanlar var. Ne de güzel yaptı, çünkü onu su gibi içmiş. O romanın anlamını daha iyi verebiliyor.

Bir yazarın ruhuna ermiş olmalı yönetmen, onu istemesi lazım, yazarın göze görünmez yanlarını, kaçılmış yanlarını gösterebilecek olması lazım.

Siz kahramanlarınız betimlerken kendinize nasıl bir sınır belirliyorsunuz? Çok anlatımcı olmamanızın nedenleri neler?

Yazarken de bu konuyu çok düşündüm. Tip belirlemesine, roman kahramanlarının yüzü şöyle kaşı böyle demeye daha az önem vermeye çalıştım. Hem klasik hem de modern romanımızda öyle betimlemeler uzun uzun yapılır. Ben bunu asgariye indirmeye çalıştım. Fakat öyle bir şey olsun ki bir gülümsemeye veya bir gözün rengine öyle bir ad koyayım ki herkes için geçerli olsun istedim. Bal rengi gözler deyip çıkıyorum mesela. Fakat uzun uzun dudağı şöyle kıvrıldı, böyle oldu, gözünde iki damla yaş belirdi aktı aktı aktı filan olmasın istedim ve onu yapmadım. Neden? Çünkü orada görsel bir şey yaşıyoruz. Her şey biliniyor, her şey açık. Ne olacak burada? Yazarın kendi gördüğü ve anlam verdiği şey. Kelimelerle yazılıyor bu.

Ben bir tek Yazsonu’nda özellikle doğa betimlemelerini kullandım, çünkü oralar öyle kalmayacaktı. Deniz kıyıları betona bulanacaktı çünkü. Doğa gider kitap kalır dedim. Betimlemeye tek önem verdiğim romanı Yazsonu’dur. Böyle istiyordu o roman, gelecek boyutu da böyle istiyordu.

Kendinizi en çok kendiniz eleştirdiğinizi biliyorum. Sonradan şurada şöyle yapsaydım dediğiniz hiç oldu mu?

Örneğin Ölmeye Yatmak’taki müsamere sahnesi için sonradan düşündüğümde fark ettim ne yaptığımı. İlkokulda sekiz tane öğrenci seçiliyor orada. Jandarma komutanının oğlu da var, doktorun oğlu da var... Zaman geçtikçe anladım ki her sınıftan bir çocuğu seçmişim ve onların gelişimini anlatmışım. Diğer kısımlarda da atıflarla sürüyor o sahne. Fakat bir kusurum var. Orada dindarın oğlu olan Hasan’ın daha da altını çizmeliymişim. Mesela ilkokul öğretmeninin köy çocuğu annesiyle Öztürkçe konuşması sahnesini… Benzeri şeylerin altını çizmeliymişim. O yeni dile alışık olmayan biri var çünkü. Orada kendi babama karşı da çok suçlu hissettim. Cumhuriyetin ikinci kuşağının kızı olarak, annenin babanın hemen cumhuriyetçi olamayan durumları için küçük gördük onları. Kısa çorap giydirmiyor annemiz diye ağladık mesela. Hâlbuki şunu düşünmeliydim. İnsanlar bugünden yarına eski Türkçe yazarken birdenbire değişiyor. Onların trajedisini romanı yazdıktan sonra görebildim ancak. Bu nedenle Hayır var, anneyle hesaplaşma var belki.

Sezgi var tabii ama resmi ideolojiyle çok kısıtlanmışınız, bilmeden otosansür yapabiliyorsunuz demek ki diye dündüm. Yoksa orada aslında çok cesur davrandığımı da gördüm. Jandarma komutanının oğlu çok şımarık mesela, vesayet ideolojisini temsil etti. Bunları sonradan çözdüm fakat AKP’nin gelişinden sonra pekala dindarın oğluna bir boyut daha ekleyebilirmişim dedim.

Fikrimin İnce Gülü’nde ne yaptım peki? Tek başına arabasında konuşup duruyor, kendi iç sesiyle bir tek kahraman var orada, bir de arabası ve yoldan geçenler var, o kadar. Gayet rahat küfrediyor, gayet rahat anılarını anlatıyor, gayet rahat arabasıyla konuşuyor kendi kendine. En kolay yazdığım roman çünkü iki sesli sayılır. Doğrusu iki-üç yılda, en kısa sürede yazdığım tek roman olmuştur. Fakat yeni bir basımda rahat duramadım. Günah çıkarır gibi bunu şimdi itiraf ediyorum. Dedim ki bir şey yapmalıydın Adalet, tek başına arabasıyla konuşup durmayabilirdi. Bazı laflarını da bir yere anlatabilirdi. Düşündüm taşındım, bir şey yapamadım, getirdim dikiz aynasının üstüne bir uç uç böceği kondurdum. Uğurböceği. “Vay baksana bu hayvan da nerden çıktı, sen nerden geldin ulan” diyor Bayram, ona bir şeyler anlatıyor. Ona bir hedef saptadım. Yani işte, roman kahramanları derken bu bir böcek bile olabiliyor.

Böyle nitelenmeyi pek kabul etmeseniz de sormak istiyorum. Bir kadın yazar olarak yadırgandığınız oldu mu?

Garip bir şey oldu. Fikrimin İnce Gülü çıkınca herkes yolda önüme gelip, “Siz erkek değilsiniz, Almanya’da işçisi değilsiniz, araba kullanmıyorsunuz. E peki nasıl yazıyorsunuz bunu? Nasıl oldu bu?” dedi. Herkes aynı şeyi söyledi. Öyle oldu diyordum, ne diyeyim?

Çok etkilendiğiniz, keşke ben yazmış olsaydım dediğiniz roman kahramanları var mı?

Çok ayıp olacak ama benim okur olarak ben olsaydım bunu şöyle yazardım ben olsaydım şunun şurasını şöyle yapardım gibi bir hesaplaşamam oldu hep. Bir tane Türkçeye çevrilmiş bir roman var, adını hatırlayamadım. Tom Dardis’in Keaton üzerine yazdığı The Man Who Wouldn’t Lie Down vardır. Eski Mc Carth döneminde Hollywood senaryo yazarlarından birisi olan Keaton ortadan kayboluyor. Polisiye hikâye gibi ama polisiye değil. Onun aranış hikâyesi mesela. Ben böyle şeyleri seviyorum. Böyle yazamıyorum çünkü o boyutlarla pek ilgilenmedim herhalde. Erkekler bunu daha iyi yazıyor. O romanı ben yazabilmiş olmayı isterdim. Olmuş bir hikâyeden, gerçekten yola çıkıyor. Fakat müthiş bir roman dünyası kuruyor.

Bir de tabii herkes söyler, Dostoyevski’nin şu, Çehov’un bu kahramanı diye. Her biri hepimizin aklına gelir. Özellikle Budala’da Prens Mışkin mesela. Budala’yı ben yazmak isterdim. Aslında çok düşünce yüklü olduğu için Goncharov’un Oblomov’u ve onun uşağı Zahar benim kahramanlarımdır! Dostoyevski’nin Ecinniler’indeki kahramanlardan da benim için en önemlisi Stavrogin’dir. 12 Eylül’den sonra, hani basında sorarlar ya tatilde okunacak kitap olarak ne tavsiye edersiniz diye. Ecinniler demiştim hemen. Bir de Peçorin vardır Çağımızın Bir Kahramanı adlı Lermontov’un romanında. Ama ben aslında Oblomov’u hiç unutmadım. Bir onu bir de Stavrogin’i yazmayı isterdim kahraman olarak.

Mesela sorulur ama Virginia Woolf’tan hiç etkilenmedim, çok geç okudum zaten. Batı’dan etkiyenmiş diye bir şey denemez benim için. İngilizce okumuyordum zaten, Fransız edebiyatını biliyordum. Böyle iyi bir okur olmak bana birikim sağlıyordu. Beni Ingeborg Bachmann’a da çok benzetiyorlar. Ben doğrusu onları kendime göre eksik buluyorum. Mesela Simone de Beauvoir’ı da kabul edemedim, onun ezilen kadına bakışı. Çünkü o Paris’te Sartre ile oturmuş, içkisini içerek yazarlık edip, felsefe yapıp duruyor. Bizim koşullarımıza cevap vermesi mümkün değil. Çok boyutlu bakmamış hiçbir şeye. Bu bizim kıstırılmışlığımıza cevap olamaz, bizim Kürtün kıstırılmışlığını duyamamamız gibi. Bir kere kendilerini çok beğendikleri için kendileri vardır sadece.

Peki Camus neden çeşitli insanların durumlarıyla bu kadar ilgili olabiliyor? Kendisi Cezayir’de, Fransa’nın dominyon ülkesindeki mezalimi görmüş de ondan. Ne yapıyor? Ecinniler’i tiyatro oyununa çevirirken trafik kazasında ölüyor. Ecinniler’le niye uğraşıyor? Sartre ile bir araya neden geliyor? Sartre’ı da beğenmiyor gerçi. Ben de Simone de Beauvoir’ı tam böyle beğenmiyorum doğrusu. Fakat Camus’nün bir şansı var, misyonerlikler yardımıyla Fransız kültürünü edinmiş. Onun için Asiye Cabbar ile ikimiz de Müslüman ve kadın yazarız diye beni bir sempozyumda yan yana getirdiler ama aynı değiliz. Çünkü ben dominyon bir ülkenin kadın yazarı değilim. Çünkü o Fransızcayı anadili gibi kullanıyor. Çünkü Batı’yla ilişkileri dedelerinden başlıyor. Ama iyi ki onlardan farklıyız. Onun için Türkiye Cumhuriyeti toplumu gibi bir toplum dünyanın hiçbir yerinde yok.

Roman Kahramanları dergisi ikinci sayısında yayınlandı..

Adalet Ağaoğlu

Adalet Ağaoğlu’nun, anı-roman türünün dilimizdeki ilk örneği Göç Temizliği, yazarınca “deneme yapar” gibi lanse edilse de “deneme” lafının hafifliğini kat be kat aşan, mütevazi ama hayli iddialı kitabı. Toplamda beşinci, TC İş Bankası Kültür Yayınları’ndan ise ilk baskısı 2008 yılında yapılan kitabı biraz geç de olsa okurken yazarın okurla, kendiyle, Fatma İnayet’le ve daha başkalarıyla kurduğu açık yürekli dili hayranlıkla deneyimlemek mümkün oldu. Dilinin yanı sıra kurgusu, zaman örgüsü, dinamik atmosferiyle, bir dönemi olanca açıklığıyla anlatmasıyla, samimiyetiyle bu ustalıklı anı-romanı, usta yazar Adalet Ağaoğlu’yla konuştuk.

Göç Temizliği’nde taşınmanız nedeniyle toparlanma ve arşivinizi eleme zorunluluğundan yola çıkıp geçmişinize gidiyorsunuz. Kitap hakkında, maddi anlamda bir temizlik yaşarken bir nevi anlatarak temizlenme, arınma da diyebilir miyiz?

Bu anlam çıkabilir evet. Bir birikimi akıtmak gibi olabilir fakat burada aslolan, beni Göç Temizliği’ni yazmaya iten, içinde 22 yıl çalıştığım odamı terk etme günü, ne çok şey birikmiş ve hiçbir şey söylememişim karşılığında bir duyguya yakalanmış olmamdı. Çünkü İstanbul’a taşınmak üzere Ankara’yı terk ederken çalışma odamdaki her şeyi yerleştirmem gerekiyor kolilere. Taşınma sürecine hazırlık kitabı bu aslında. Baştan beri bunu çalışma odamın romanı diye düşündüm. Çünkü kolilere onu-bunu koyarken ya bir kart düşüyordu yere, ya kitabın arasına bir kuru ot sıkıştırmışım o çıkıyordu. Bunlar bende birtakım çağrışımlar yapıyordu. Mesela masayı yakmışız sigarayla, bu neydi, bunu kim yapmıştı gibi şeyler geliyordu aklıma, böyle sıçramalar oluyordu. Kitabın adını, yazdıktan sona İstanbul’da koydum fakat bütün bunları notladım o zaman. Şu kart düştü, şu kitabın arasından şu çıktı, bu perdeyi kim yaktı diye... Birtakım çağrışımlar… Bir çekmece dolusu ödül beratları veya bir çekmece dolusu uzaktan dostlarımdan gelen mektuplar...

Yani eşyalardan yola çıkıp çalışma odamın romanını yazdım çünkü o çağrışımlarla çok yüklü olduğumu hissettim ve fazlaca suskun kaldığımı düşündüm. Bunu düşünmemin nedeni de şu oldu. Köşe yazarları dün şuna canım sıkıldı buna canım sıkıldı diye yazabiliyorlar, bugün daha çok yapıyorlar böyle. Ben bunu yapamadım hiçbir zaman. İnsanın kendinden bahsetmesi olmaz gibi. Milliyet Sanat’ta yazıyordum o arada ve diyelim ki Oktay Akbal Cumhuriyet’te benim hakkımda kötü bir şey yazdı. İlk defa bana sorulduğu için kendimden bahsettim.

Tekrar edersem, bu 22 yıllık çalışma odamın romanıdır. Roman çağrışımlarla yazılmaz mı?

Fotoğraflar, mektuplar, defterleriniz sizi geçmişinize götürüyor. Böylesi bir kurgusal anı-roman, türün dilimizdeki ilk örneği değil mi?

Evet, onun için anı-roman zaten. Tamamen otobiyografik bir şey yapmıyorum burada. Daha sonra, benim kendi kendime bu anı-roman türünü icat etmemden sonra, kendi anılarını otobiyografik yazan birinin kitabı anı-roman diye çıktı. Oysa biyografik anı yazmak değil bu. Göç Temizliği kurgulanmış ve az önce bahsettiğim malzemeden yola çıkıyor.

Kitabın zaman kurgusundan biraz bahseder misiniz? Serbest çağrışım veya bilinç akışı yöntemiyle zamanda sürekli sıçramalar oluyor.

Ayrıntı zenginliği varsa romana çok iyi denir. Burada da ben de kendimi şöyle hissediyorum: Birdenbire camda bir sinek yürüyor mesela. Ben başka bir şey düşünürken o sinek ne zaman uçacak diyorum. Benim kafamda geçişler neyse öyle bir şey burada da; ayrıntı zenginliği. Benim ayrıntıları yerli yerine kullanma gibi bir merakım da var aslında. Daha doğrusu kafam öyle çalışıyor, git-gelli. Belki de gerçeği aramak, nedenini her zaman sorgulamak çok var bende.

Burada dediğiniz gibi 22 yıllık çalışma odamın romanını yazarken birdenbire şuna da geldim. Üç Beş Kişi’de olmamışı olmuş gibi yazmaya, bir de olacağı olmuş gibi yazmaya başladım. Bu benim için kendime ait bir buluştu, buradan geldi. Hani olmasını çok istediğimiz bir şeyden olmuş gibi bahsederiz. Olmasından çok korktuğumuz bir şeyi söylerken de yaşarız, ürpeririz. O boyutları da koydum zamanın içine. Zaman meselesi diyorsunuz, herkes zamanla oynuyor romanlarında. Tanpınar da oynuyor fakat gelecek ve bu anlamda geçmiş boyutu yok. Bir duyarlılık meselesi bu, öyle hissediyorum. Bu biraz yadırgandı. Çünkü zaman da tek boyutlu değil, çok boyutlu. Dün, bugün ve gelecekten ibaret değil. An’ların yazarı olmayı, an’ı arkeolojik kazıya sokmayı çok istedim hep. Bana şu an bakıyorsunuz değil mi? Ben oradan roman kurguluyorum, o bakışın neden öyle olduğunu, neden böyle olduğunu düşünüyorum… Roman bu benim için, andan gebe kalıyorum ona, anlık bir şeyden. Fakat sonra onun kazısına girişiyorum. Tek boyutla bakamıyorsun hiçbir şeye o vakit.

Romanda gerçek, hatırlanan ve kurgulanan iç içe geçmiş durumda. Kurgulanan da bilerek yapılan ve farkında olmadan bilinçaltının kurguladığı şekilde ikiye ayrılıyor. Örneğin doğduğunuz eve yıllar sonra gittiğinizde çok büyük hatırladığınız evi çok küçük bulduğunuzdan bahsediyorsunuz. Peki hangisi gerçek? Burada gerçeğin tanımını nasıl yapmak gerekir?

Zaman olduğu gibi gerçek aslında, çok boyutlu. Çünkü tamamen insanın bakışına ve oluşuna bağlı bir ölçü bu. Yani çocukluğumda çok büyük binalar görmüş değildim. Tabii o zaman benim kafamda o ahşap bina, kasaba ölçüleri içerisinde bana büyük görünmüş. Aradan yirmi yıl-otuz yıl geçmiş gitmişim diyelim, benim gözümde, kanımda, genlerimde büyüklük ölçüsü değişmiş. O zaman evi ne kadar küçük görüyorum. Şu da vardır ya, annemizi babamızı bebekken ne kadar büyük görürüz. Fakat buluğ yaşına gelince bütün eleştiriler onlaradır. Gerçek ne kadar da bünyeye bağlı. Ne kadar fizyolojik, toplumsal, tarihsel yüklemeleri var.

Kitabın başında, insan bilmeden de kurgular diyorsunuz ama sonra bunun altını çizmiyorsunuz yeniden. Kitabın roman karakteri kazanmasının en önemli nedenlerinden biri de bu mu acaba?

Evet doğrudur, olabilir tabii. Fakat burada şu da var. Çok tuhaf, insan kendi anılarını yazarken kendi gözlüğüyle bakar her şeye. Boyut odur, ölçüsü de kendisidir. Fakat orada ikinci bir benlik de yok mu? Ben oraya Fatma İnayet’i bundan koydum, ikinci Adalet o. Takma ad gibi geliyor bana çünkü hayatım boyunca bana kimsenin İnayet diye, Fatma diye seslendiğini bilmiyorum. Nüfus kâğıdımda öyle yazılmış ama adım Adalet aslında. Ortaokulda çıkıyor ortaya nüfus kâğıdımın nasıl alındığı. Yani geçmişteki bilgiler bir anda ortaya çıkıveriyor, çözülüveriyor. Şimdi bunları kurgulamak nereden geliyor peki?

Şöyle bir durum var, ben radyo oyun yazarlığıyla başladım aslında yazarlığa. Romana gelene kadar tiyatro oyunlarım var ve tiyatro oyunları yazmanın çok faydasını gördüm romanda. Çünkü tiyatro oyunları çok ekonomiktir. Çehov’un dediği gibi, tabanca lafı geçiyorsa muhakkak bir yerde patlamalıdır ya da geçmemelidir. Oyunlar öyle kurgulanır. Ben iç sese, yani Freudyen olan bilinç akışına çok önem veriyorum. Bunu tiyatro denedi, yapamadı. Modern tiyatroda banttan konuşturdular iç sesi, sökmedi, olmadı. Sahne dışından hoparlörle bir şey okunmaya başlandı. O da sökmedi. Çok sahteydi hepsi.

Bir de matematik olarak çok işime yaradı oyun yazmam, bana çok daha anlatım kolaylığı sağlıyor gibi geldi. Mesela muhakkak her girişin, çıkışın bir nedeni olacak. Kapıdan pat diye sokamazsın kimseyi, çıkaramazsın. Ayrıca iki saatte bitireceksiniz bir kere o oyunu. Bunları sonradan keşfediyorum. Önce bu birikimi ediniyorsun, kendiliğinden böyle oluyor. Fakat böyle sorular geldikçe, düşündükçe anlıyorum. Mesela dikkat ederseniz boşuna diyalog kurdurmam romanlarımda. Ben şundan çok bıkmışımdır: “Ahmet Mehmet’e dedi ki…” “O da şuna dedi ki…” der ve bütün hayatını anlatır. Ondan benim diyaloglarım ancak her şeye ışık tutacak kadar, bir anlam yükleyecek vardır. kadar var. Mümkün olduğu kadar diyalogları aza indirmeye çalıştım.

İç ses de öyle… Ben Freud zamanında yazmıyorum ki. Virginia Woolf modaydı o zamanlar, iç sesi italikle yazıyorlardı. Onu da pek bilmiyordum, çok sonra öğrendim. Fakat ben de iki nokta üst üstenin büyük bir değere sahip olduğunu buldum kendi kendime. Hiçbir şeyin altını çizmiyorum, italik de yazmıyorum ama iç sesi vereceğim zaman iki nokta üst üste koyuyorum.

Geçmişi “bugün”ün süzgecinden geçirmenin avantaj ya da dezavantajları neler oldu yazma sürecinizde?

Şu oldu. Bunları daha sonra Damla Damla Günler adıyla basılan günlükleri yazarken de çok yaşadım. Dün ilişki yaşayan iki kişiniz ama zaman içinde öyle olaylar gelişiyor ki tek taraflı da karşılıklı da olabilir, birdenbire çürüyor o bağ. Eğer gerçeğe bağlı kalmak istiyorsanız zordur; günlüklerde çok zor oldu bu, sahiciliğini de hiç bozmak istemedim çünkü. Defterimde ne varsa, örneğin 27 Eylül’de x için ne yazmışsam, şimdi o x’in yüzünü bile görmek istemiyorum ama orada ne kadar sevgi dolu cümleler yazmışım. Onu muhafaza ediyorsunuz. Zaman içinde değişmeler olmuş. O zaman şimdiki zamanla eşit değil, ne yapacaksınız burada? Neyse ki Fatma İnayet’i icat ettim de biraz homurdandırdım onu. “Ben” demeksizin, italik olmaksızın biraz dışlama yolunu buldum. Zaten o da bir takma ad gibi ama bir taraftan da gerçek.

Kitap ilk kez 1985’te basılmış. Geçmişinizi o gün değerlendirdiğiniz bir çalışma yani. Peki bugün yazmaya kalksaydınız nasıl bir kitap çıkardı ortaya sizce? Farklı bir kitap okur muyduk?

Şunu söyleyebilirim: 1983’te İstanbul’a taşındık. Ama odamı boşaltmam sırası 1981 gibi. Annemi de kaybetmiştim, onun da acısı vardır belki bilemiyorum. Üç Beş Kişi’yi de bitirmeye çalışıyordum. Cumhuriyet gazetesinde Aydın Emeç vardı, Çetin Emeç’in kardeşi, benden rica etti, anılarınızı yazar mısınız dedi. Ben de yazıyorum zaten dedim, bu kez tefrika etmek istediğini söyledi. Ben de aynen yayınlarsan parça parça verebilirim dedim ve çok sevindi, aynen yayınladı da. Fakat hem o azarlandı hem ben eleştirildim. Oktay Akbal’a böyle çattım, sebebi bu.

Şimdi yazacak olsam bunları, çağrışımlar farklı olacak. Fakat günlüklerimi yazmak dahi bana üç roman yazmaktan daha yorucu geldi. Çünkü romanı yazarken o kadar özgürsünüz ki hiçbir şeye bağımlı değilsiniz. Tabii herkes artık müşteri alır mı, okunur mu okunmaz mı, bugün buna bağlı. Benim böyle hesaplarım hiç olmadı. Olması da mümkün değil, bunun adını anmak bile çok ayıp. Ölmeye Yatmak da bu tür bir daralmadan çıktı.

Sorunuza dönersek, tabii o dönemin üstümüzde yaptığı etkileri farklı olur, şimdi farklı olur. Günlüklerimi de bunun için yayınladım, 69’da başladım, daha öncesi var ama onları yırttım. 69 yılından kazaya uğradığım güne kadar bütün günlerimi yazdım. Şu cefayı çektim, demin anmıştım. Zaman içinde duygularınız ve düşünceleriniz o kadar değişiyor ki onlarla başa çıkmak zorundasınız, ayrıca günlüklerinizin de olduğu gibi olmasını istiyorsunuz, yalan atmak veya işime gelmedi diye çıkarmak filan yok. Romanın özgürlüğü burada, istediğin gibi kurgula, istediğin gibi yaz, alırlarsa alırlar, okurlarsa okurlar. Ayrıca hukuk dışında bir sansür yok. Otosansür de yok, onu tamamen yıkmışımdır kendimde. Bir tek nede yıkamamışımdır, cinsel hayatta. Çünkü o konuda kendime karşı da çok utangacım. O kadar açık değilim.

Şimdi yazsaydım Göç Temizliği’ni böyle mi yazardım? Aynı duyarlılığı muhafaza ederdim, aynı dürüstlüğü muhafaza etmek isterdim, fakat iki şey var. Birincisi yaşlılık boyutu girebilirdi içine. O zaman da yorgunluk bahsi bıkkınlık bahsi daha öne çıkabilirdi. Onu da Hayır romanını yazarak dökmüş bulunuyorum zaten.

Kitapta isim vererek eleştirdiğiniz insanlar da var. Bunları yazmak için beklemek zorunda hissettiniz mi kendinizi?

Göç Temizliği’nde hissetmedim öyle bir şey ama günlüklerde daha çok ad geçiyor. Mektuplara kadar yazdıklarımın bütün kanıtları duruyor elimde, onları sakladım. En şaşırtıcı olan, günlükler için bekledim ama olmadı, bir kişi çıkıp da o öyle değil, böyle desin istedim. Ben öyle hatırlamış olabilirim mesela. Fakat günlük defterlerim elimde tabii, uydurmuyorum. Az önce bahsettiğim sancıyı çektim. Ahmet için şöyle diyorum, Mehmet için böyle diyorum ama şimdi öyle düşünmüyorum. Çok bekledim ama ses çıkmadı.

Bir de şunu söylemek isterim. Bugün hayatta olmayanların bana verdiği sırları asla yazmadım. Ayrıca bugün hayatta olmayan arkadaşlarımın her şeyini de yazmadım, bildiğim halde yayınlamadım. Hayatta değil, kendini savunamayacak çünkü. Hayatta olanların da elimde belgesi varsa koydum sadece.

Kitapta beni belki de en çok etkileyen şu oldu: Hayatınızdan, öznel hikâyenizden Türkiye’nin özellikle 12 Mart ve 12 Eylül öncesi ve sonrasını, belli bir dönem baskı sürecini, toplumsal sıkıntıları, ekonomik zorlukları vd. okumak mümkün. Bu bireyden topluma varan anlatım hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Bana genellikle toplumculuğu benimseyenler bile toplumcu yazar dedirler. Şuraya bağlayabilirim. Ezbere konuşmak hoşuma gitmiyor. Bu insanı hangi koşullar böyle yapıyor diye sordum hep. Kendimi de sorguluyorum o arada.

Şunu da söyleyebiliriz. Yazar bütün boyutlarıyla düşünen insan demek. Felsefeci, toplumbilimci, tarihçi demek… Bilgiler arasındaki iletişime, onların besleyiciliğine inandım her zaman. Çünkü bu insanı böyle yapan çeşitli şartlar, koşullar var değil mi? Buradan yola çıkarsak benim şöyle ya da böyle hareket etmesinin altında ne var? Bunu sordum. İkincisi, bizzat yaşanmış tanıklıklara resmi raporlardan daha çok inanıyorum. Çünkü her iktidarın kendi dalkavukları, kendi istediği gibi yazanları var. Resmi raporlarlar öyledir. Ben canlı tanıkları daha önemsiyorum. Hayatın içinde, yaşanmış olarak gözlemler. Yanlış gözlemler olabilir o, fakat ben bir yazarım ve düşünüyorum üzerinde, kendi gözlemlerim var, elbette yazacağım. Ama ben Kemal Tahir gibi de ki çok sevdiğim, saydığım bir yazardır, ama kendi fikirlerimi asla kahramanın ağzına vermem! Tiyatroda da yapmam bunu. Koşuları gösteririm ve okur söylesin isterim. Böyle çalıştım. Çeşitli boyutlarını da göstereceksin, yorumlarını yazıyorsun, zaten her yazarın hayatta duruşu vardır. Ama benim en kaçındığım şey o tek gözlükten ibaret görmemek her şeyi.

Böyle nitelenmeyi pek tercih etmeseniz de, Göç Temizliği bir “kadın yazar”ın varolma savaşı olarak da okunabilir mi?

Bu büyük bir ikilem tabii. Bize “kadın yazar” denmesine karşı hemen başında açıklama yaptım, reddettim. Çünkü bu baştan ikinci sınıfa itilmeyi kabul etmişim gibi oluyor. İşçi ne kadar patrona karşı direniyorsa ben de cinsiyet ayrımına karşı direniyorum. Hatta o zaman birkaç açıklama yaptım, çok gülmüşlerdi. Erkek yazara neden erkek yazar denmiyor? “Erkek şu diyor ki…” “Erkek yazar bu diyor ki…” diye bahsettim.

Benim bütün kitaplarımda kadın var. Kadının direnişi de var, yaşayış biçimi de var, savrulması da var, yanılması da var. Bu kadın duyarlığıyla ilgili. Erkekler de erkek duyarlığıyla yazıyor. Yalnız şu da vardır: Erkek yazarlar kadın kahramanları küçümseyici olabilmişlerdir. Mesela daha İntibah’la, Namık Kemal’le başlıyor. Evdeki karısı annesi masum, temiz, kutsal. Gidiyor mahallenin kadınıyla yatıyor kalkıyor. Ondan sonra kadın kendisini istemeyince adı orospu oluyor. Bir de aslında sevip saydığım halde Fethi Naci’nin bakışı da çok maçodur. Çok iyi bir edebiyat eleştirmeni, çok da emek vermiştir, söyleyecek bir şey yok. Kadın olan kadın gözlüğüyle yapacak tabii. Ama ben erkeği de aynı biçimle anlatmaya çalışıyorum. Fethi Naci’ye de bunu yazmıştım. Yabancı bir romanı anlatıyor mesela, “Öyle güzel bir roman ki” diyor, “bakınız şöyle bir cümle var” diyor “Kadın dediğin ne anlar içmenin anlamından!” Fakat şunu söylemiyor tabii… Nasıl başlıyor Bir Düğün Gecesi? “İntihar etmeyeceksek içelim bari!” Bunu bir kadın yazıyor, bir kadın söylüyor.

Açıkça görülen değil her zaman ama sezilen bir küçümseme oluyor kadın kahramanlara karşı. Yapabildim mi bilmiyorum ama herkese bulunduğu yerin ve koşulların hakkını vermeye çalışarak bakmaya çalıştım.

Şunu da ekleyeyim: Göç Temizliği yayınlandıktan sonra müthiş bir huruç hareketiyle karşılaşmıştım. Parçalar yayınlanınca pek ses soluk çıkmamıştı fakat kitap halinde çıkar çıkmaz… Anlatamam size… Sanki bir ekip var, hep birlikte kimden eleştirel olarak bahsetmişsem hepsi bana lanetler yağdırdılar. Böyle bir dönem yaşadım. Zaman geçtikçe okurum sahip çıktı. Ölmeye Yatmak çıkınca da aynı şey oldu. Ben okuruma çok borçluyum.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

A tabii, daha aktüel bir durum var. Ankara’da içinde aşağı yukarı 25 yıl çalıştığım bu, odamın romanı demeye gelen Göç Temizliği gibi bir anı-romanımın 25 yıl daha genişlemişi de var. Bu da “roman-eşya-müze” ve “müze-eşya-roman” başlığını taşıyan bir bilet kitap. Bu, Boğaziçi Üniversitesi’nin kütüphane eki olarak adıma çok özenle açılmış bir “araştırma odası”dır. Bu oda da incelemeciler ve meraklılar tarafından arşivler, mektuplar, fotoğraflar ve daha pek çok yazılı çizili eşyasıyla birlikte Göç Temizliği’nin devamı olarak okunabilir.

Birgün gazetesi kitap ekinde yayınlandı..

Füsun Onur / Figürden soyuta, soyuttan kavramsala

Türkiye’de güncel sanatın öncülerinden olan Füsun Onur’un yaşamı kuşkusuz “ilk”lerle doludur. Zaman içinde klasik heykel formuyla oynar; resimde üçüncü boyuta “içeri gel” der; farklı malzemelerle boşluk – doluluk zıtlığında döner; zaman kurgusunu bozuma uğratır. Figür heykelinden soyuta hatta zamanla kavramsal sanata… Füsun Onur, tanımlanabilen sanat biçimlerinden adeta rahatsız olur gibi klişeleri bozmaya çalışır. Zarif dokunuşlarla ortaya çıkardığı çalışmalarındaki kendine özgü estetik algısı hayranlık uyandırır. Onur’la, her köşesi kendi mitolojisinden izler taşıyan Kuzguncuk’taki evinde, dalgaların eşlik ettiği, geçmişten günümüze bir söyleşi yaptık.


- Heykel yapmaya nasıl başladınız?

Küçükken kumlardan minik heykel gibi şekiller yapardım. Sonra babam macun getirmişti, onunla da yapmıştım. Biraz daha büyüyünce de, ortaokulun ilk sınıfındaydım, kil almıştık. Küçük küçük şeyler yapardım, gördüğüm bir filmden etkilendiğim bir sahne gibi mesela. Ev fırınına koyardım onları. Kimi çatlardı üzülürdüm, kimi kalırdı, onları boyardım. Hatta 9. sınıfta liselerarası sergiye katılmıştım. Ertesi gün gazetelerde serginin haberinde benim çalışmamın fotoğrafı vardı hep. O zaman bende bir düşünce olmuştu; böyle kolayına kaçarsam hep çabuk mu beğenilir acaba diye... Çünkü küçükken yaptığım minik figürleri annem arkadaşlarına verirdi, onlar da çok beğenirlerdi; annem tuttururdu ne olur bir tane daha yap diye. Ben de yapardım ama hiçbiri ilki gibi olmazdı… O zaman anladım ki ben bu işi asla ticarete dökmemeliyim.

yazının tamamı Artam Global Art dergisi Eylül-Ekim 2011 tarihli sayısında..

Vasıf Kortun / "İstanbul" Bienali hakkında

Elif Dastarlı: Aslında söz vermiştim spekülatif sorular sormayacağım diye ama bunu sormak zorundayım; yer problemi çözülebildi mi? Oluyor mu bienal?

Vasıf Kortun: Yer problemi çözüldü.

ED: Nereler var peki?

VK: Platform Garanti’yle başlıyor. Sonra İtalyan Dayanışma Derneği var.. İstiklal Caddesini kesen sokaklardan birinde yine, küçük bir tiyatro binası...

ED: Biliyorum orayı sanırım, evet güzel bir binadır. İtalyan İşçi Derneği diye biliyordum orayı...

VK: Deniz Palas var. Esra sarıgedik’in daha önce sergi yaptığı Bil’s in yeri var. Garanti Bankası’nın Bankalar caddesi üzerinde kullanmadığı bir binası ve İletişim Yayınlarının kullandığı, Tophane’de eski Kavala tütün deposu var, Bir de İstanbul Modern’in çaprazında, kara tarafında antrepo binalarından birinin ilk iki katı var. Ancak o bina aslen misafirperverlik alanı temelde. Özellikle bizim projelerimiz için değil. İstanbul’daki diğer büyük sergi ve etkinlikleri kapsayacak.

ED: Tarihi yarımadaya taşmıyor bienal yani...

VK: Hayır! Oraya hiç gitmiyoruz.

ED. Şöyle bir haber geldi kulağıma, dedikodu mahiyetinde tabi ama; Hafriyat grubu elinde dosyayla bienale katılmak için başvurmuş, yer bulun denmiş ama sonra bulamamışlar. Var mı böyle bir şey?

VK: Bu da dedikoduya giriyor. Kim dedi onu?

ED: Bazı mihraklar...

VK: Hiç cevap vermeyim buna.. Antrepo binasını Hafriyat gibi projeler için aldık. İstanbul’da bienal olduğu zaman büyük mekanların hepsini kapatıyor bienal bir anlamda. Biz tam tersine, küçük mekanlara çekiliyoruz, büyük mekanı, bizim misafirperverlik alanı, dediğimiz yeri diğer projelere sunacağız. Hafriyat o projelerden biri. Halil Altındere’nin bir sergisi var, dışarıdan gelen dokuz okulun workshop sonuçları, kitap tanıtımları ve geçici etkinlikler var.

ED: Yurtdışı okulları mı?

VK: Evet, 3 bin metrekare alandan feragat ediyoruz, o mekanın kirasını ödüyoruz. Eğer, örneğin İstanbul Modern kapsamlı bir Türkiye sergisi yapsaydı üzerimizde böyle bir baskı hissetmezdik.

ED: Geçenlerde bienale katılan Türk sanatçıların isimleri açıklandı ve orada da şu tür eleştiriler geldi kulağıma. Aynı isimlerin olduğu söyleniyor. Ben de baktım isimlere, evet, bu dikkati çekiyor.

VK: Henüz gerçekleştirilmemiş bir uluslararası bir serginin içinden beş altı kişiyi izole ederek hesap soranlara cevap vermek zor ama gene de deneyeyim. Ancak, bunun aşırı milliyetçi ve ayrımcı bir refleks olduğunu da düşünüyorum. Serkan Özkaya ve Şener Özmen daha önce bienale katılmadılar. Oda Projesi geçen bienalde değerlendirilmedi ve bu kez bir kitapla katılıyorlar. Hüseyin Alptekin yıllardır İstanbul üzerine uğraşan bir sanatçı. İlk ve son bienaline 1995’te bienale katılmıştı. Halil Altındere bir videoyla katılacak. Halil Altındere Türkiye’nin en önemli sanatçılarından biri, o da 97’den beri herhangi bir sergiye katılmadı. Ve katılmaya da bayılmıyor zaten, zorla aldık. İstanbul Bienali sadece İstanbul Bienali’nin yaptığı sergilerle kısıtlı değil. Yapmaya çalıştığımız, gazeteyle, misafirperverlik alanıyla, konuşmalarla serginin parametrelerini genişletmek, ürünü sürece çevirmek. Herkese alan var, herkese yer var, herkesin kendi insiyatifleriyle projelerini yapmalarına yer var.

ED: Bienal kapsamında misafir olarak mı?

VK: Bir kısmı muhakkak.

ED: Başka sanat dallarına yönelik projeler var mı bienal kapsamında?

VK: Şu anda yok.

ED: Olacak mı?

VK: Olabilir, bunlar fon sorunu, bilmiyorum. Baştan düşünüyorduk da ona göre mekanlarımız vardı. Şu anda o tarz mekanlar olmadığı için çok fazla zorlamaya gerek yok. Zaten o işi yapan bir sürü başka yer var.

ED: Bienal rutine mi girdi?

VK: Bütün bienaller rutine girdi. Çok az var koşullarını yeniden değerlendiren bienaller. Bunlardan bir tanesi de bizimki tabii ki.

ED: Ama dünyadaki bienallere göre çok yeni değil mi?

VK: İstanbul bienali mi?

ED: Evet.

VK: Hayır, en eskilerinden biri.

ED: Venedik’e göre mesela.

VK: Ama Venedik ayrı. Venedik, Sao Paulo, Sydney, ondan sonraki en eski önemlisi de İstanbul. Ondan sonra Johannesburg, Manifesta, Lion , Tiran, Prag... Say bitmez. Türkiye gibi bir yerde 9 bienal yapılmış.... Bayağı önemli bir durum. 20 yıla tekabül ediyor.

ED: Bir de bienal olma iddiası yoktu başta, ismi de farklıydı. Uluslararası İstanbul Çağdaş Sanatlar Sergisi idi.

VK: Belliydi. İsminin bienal olmaması onların bienal olmadığı anlamına gelmiyor. Biz ise bir modeli kaydırmaya, değiştirmeye çalışıyoruz. Genel bienal yorgunluğunun, bıkkınlığını aşmaya çalışıyoruz. Bunu aşmak, yeni modelleri gerektiriyor. Kaçak oynayıp bienalin fildişi kulesine çekilmedik. Eleştiriler almak çok önemli. En doğrusunu biz yapıyoruz diye bir tavrımız yok. Öyle bir anlayışla girmiyoruz bu işe. Ama inandığımızı, düşündüğümüzü yapıyoruz, o kesin. Bu da eleştirel bir ortamı doğuracaktır ki doğursun. Münakaşa edelim, bienal tartışılsın.

ED: Tartışılıyor zaten.

VK: Evet, bence bu iyi bir şey. Bunun bir zararı yok. Çünkü tartışmak sahiplenmenin bir modeli.

ED: İstanbul Bienallerinden starlaşan sanatçı var mı?

VK: Her bienalde oldu.

ED: Türkler?

VK: Çok. 1997’de Rosa’nın sergisinde tabii ki Halil Altındere, tabii ki Kutluğ Ataman... Çok sanatçı var. Bunların kimi hazırdı, dayanıklıydı, dirençliydi. kimisi değildi, kimisinin belli ilişkileri vardı, kimisi hiç tanınmıyordu ama bienalin getirdiği o kombinasyon içinde,o görünürlüğü içinde tabii ki starlaşanlar oldu.

ED: Bu iyi bir şey mi peki?

VK: Yani... O sanatçıların sözlerinin duyulması adına, tartışılması adına iyi bir şey. Ama bienal söz söylemenin tek mecrası değil.

ED: İstanbul bienalinin dışarıdan, dünyadan görünüşü nasıl?

VK:. En önde gelenlerden bir tanesi. Venedik’ten sonra Güney Amerika, Latin Amerika’da, orayı topladığı için Sao Paulo, haklı olarak bütün kıta gidiyor oraya. Ama İstanbul, Avrupa’nın en önemli bienali. Tabii ki bölgenin de en önemli bienali.

ED: Bienallerde sanat bir kolektifleşme görüntüsü veriyor. Bir yöneten ve sanatçılar, birlikte hareket ediyorlarmış gibi ama aslında öyle değil galiba.

VK: Yok canım. Herkes işini yapıyor, o kadar. Yani ne kadar paylaşma alanı sunabilirsen o kadar paylaşılma olasılığı var tabii ki. Bizimki biraz farklı oluyor çünkü insanlar burada uzun süre kalıyorlar

ED: Venedik Bienali var bir de şimdi. Hüseyin Çağlayan’la katılıyoruz. Tek sanatçı... O da tartışılan bir şey.

VK: Tek sanatçı olması çok iyi bir şey. Kesinlikle.

ED: Neden?

VK: Bir nevi ulus pavyonu gibi gidiliyor bu kez. Bu serginin tabii ki tek sanatçıyla olması lazım. Bir yoğunluk sağlanması gerekiyor. O yoğunluğun da belli bir metrekarede belli bir alanda sağlanması gerekiyor. Bunu üç beş sanatçıyla sağlamaya imkan yok. Bence doğru bir şey yapıyorlar tek sanatçıyla katılmakla. Hüseyin Çağlayan da yeterince tanınan ve medyatik bir isim. Bir duruşu var. Türkiye’nin şu anki yurtdışı promosyonuyla örtüşen bir isim.

ED: Ne gibi bir promosyon bu?

VK: Şu anda, AB süreci içinde Türkiye’nin yurtdışındaki tanıtımına çok önem veriliyor. Kültürel anlamda da. Kültür derken, sadece tarihsel değil güncel kültür. Tarihin de olması lazım ama o başka bir şey. Bu anlamda sanatçıların ve sanat ortamının araçsallaştırması var. Venedik seferi başka seylere hizmet ediyor. Ben 94’te Sao Paulo’ya gittim Türkiye’yi temsil etmek için Hale Tenger’le. Dışişleri Bakanlığı ki bu işleri yapmakla sorumlu olan kurum, kuruş vermedi. SCCA ağının tuttuğu bir otelde birilerinin yanına sığındık. 1998’deki Sao Paolo Bienali’nde de hem Türkiye bölümünün küratörüydüm hem de Ortadoğu eş-küratörü , sergiden iki hafta önce, Dışişleri Bakanlığı 180 derece dönüp yardımını esirgedi. İstenilen yardım da sanatçının uçak bileti ve taşıma masrafları sadece. Onu da vermediler. Brezilya’dan aldığım fonu oraya yatırdım. Aramızda da paraları paylaştık öyle gittik. Böyle oluyordu bu işler. Onun için bugünler bana mucize gibi geliyor. Yıllarca Türkiye’yi cebimizden taşıdıktan sonra.

ED: Şimdi bir Focus sergisi var Berlin’de. Geçen gün bir gazetede Gülsün Karamustafa’nın röportajı vardı. İşler çekilmiş. Fulya Erdemci, Erden Kosova ve siz de metinlerinizi çekmişsiniz. Neden öyle oldu?

VK: O sergiyle ilgili çeşitli sorunlar vardı. Türkiye sanatçılarına eşit davranılmaması; sanatçılara kendi içlerinde eşit davranılmaması; çıkar çatışması; etik kırılmalar, vs.

ED: Bu bilinmiyor pek ama, o gazetenin röportajında da yoktu.

VK: Gazete haberi mahvetmiş aslında. Gülsün Karamustafa’nın kariyeri hakkında bir yazıya çevirmiş. Halil Altındere’nin söyledikleri tahrif edilmiş. Çok önemli bir konu avamlaştırıldı,

ED: Başka bir yerden sorayım şimdi de. Saatchi resmin zaferini ilan etti tekrar geçenlerde. Başa mı dönüyoruz?

VK: Yok canım! Hikaye bunlar. Zombi dirilmez ki! Yeniden ziyaret eder sadece.

ED: Yine çıkarları doğrultusunda bir şeydi bu herhalde...

VK: Saatchi’yi ciddiye almak mümkün değil. Ciddi bir koleksiyoncu da değil, spekülatör. Arada bir piyasa sıkışınca, resim “geri döner” sanki gitmiş gibi. Almanya yaşandı son zamanlarda mesela. Kimse fotoğrafın dönüşü, videonun dönüşü, heykelin dönüşü ya da ne bileyim kavramsal sanatın dönüşü diye şeylerden bahsetmezken... Bugünün sanatı malzemeyle yapılan bir sanat değil, sanırsınız ki fırça ile tuval üzerine yapıldığı zaman sanat oluyor.Resmin kendisi de zaten kavramsal bir süreç. Gittikçe piyasa ile kamusal alan, sanat fuarı ile bienal birbirinden ayrılıyor her ne kadar fuar ve piyasa kendini meşrulaştırmak, tazelemek için öte tarafın enerjisini temellük etmek zorunda kalsa da. Özellikle Amerikan ve Alman sanat piyasası şu anda izole bir şekilde resme yoğunlaşmış durumda. Neyse, bu uzun bir konu.

ED: Ama şimdi taraf olarak bakmak gerekirse, bir koz verilmiyor mu ellerine? Güncel sanatın kullandığı kavramlara bakıyoruz, “öteki”, “ötekileşme”, “kimlik”, “kimliksizlik” var sürekli yinelenen.

VK: Yok canım, niye öyle diyorsun ki? Bunlar üretimin gidişatını belirlemiyor. 1980’lerin sonundan itibaren çok belirleyiciydi bu kavramlar ama bu yıllarda çok daha farklılaşan, bireyselleşen bir üretim var. Kimlik politikasıyla resim yapan da çok oldu. Benim resimle olan bir problemim, resmin geçmişle çok fazla boğuşarak sürekli kendi içine bir sınırlama dürtüsü koyması. Resmin direncini neye bağlıyoruz? Sanatın dışında yani, nereye bağlıyoruz? Kimse artık alçı heykel yapmıyor alçı oldu, taş oldu, demir oldu, çelik oldu, alüminyum oldu, fiberglas oldu, polyester oldu. Sanat yeni teknolojiyle sürekli olarak kavuşuyor. Bu gidişin içinde bez, boya gibi bir sabitlenme, tarihsel anlamda da sabitlenme var ve yok. Her şeyin içinde bir hız – yavaşlık olgusu da var. Ama buna rağmen resme verilen özel önemi hiçbir zaman anlamadım açıkçası. Bu anlamda Saatchi tartışması girmek istemediğim bir şey.


rh+ sanat dergisi S 19

Özdemir Altan / Duygulu, Mizahi, Enerjik...

Özdemir Altan’ı tanımlamak için birçok şey söylenebilir ama en doğrusu herhalde “resimleri gibi konuştuğu”dur. 1931 doğumlu ve 70 yıldır resim yapıyor. Dizileri kadar renkli, değişken ruhlu bir sanatçı ve bunu heyecanını asla kaybetmemiş olmasına borçlu. 15 Mayıs – 30 Haziran 2007 tarihleri arasında, Beşiktaş Çağdaş’ta açılan “Özet Retrospektif” sergisini bahane ederek kendisiyle görüştük. Sanatçının kendi resminden yola çıkarak ülke ve dünya sanatına açılan, enerjisine ortaklık etmemenin imkansız olduğu bir sohbete daldık.

Elif Dastarlı: Sizin için “Türk resminin yaşayan en önemli ustalarından” deniyor. Bu noktaya gelmek için neleri gözden çıkarmak ve neleri göze almak zorunda kaldınız?

Özdemir Altan: Dünyaya tanrı vergisi bir gözle doğmuşsanız, bu işi çok seviyorsanız zorluklar pek bir şey ifade etmez. Çünkü o kadar baskındır ki o sevgi. O lazım, bu lazım ama biraz da dahi olmak lazım tabi. Zira ben nerdeyse bebek yaşımda başladım resme. Büyük bir sevgi ve büyük bir uğraş gerekiyor bu iş. Dolayısıyla o sevgiyi içinde taşıyan ve o şekilde yaratılmış birinin bu alanda istikrarlı olması için pek direnç göstermesi gerekmiyor. Üstelik giderek koşullarımız zorlaşmakta. Benim gençliğimdeki Türk sanat ortamı ile bugünkü sanat ortamı arasında büyük farklar var. Gidişat, ilginin artması nedeniyle iyi, fakat ahlakın bozulması nedeniyle kötü.

ED: Resim yapmaya neredeyse bebekliğimde başladım dediniz. Neden ve nasıl oldu resme yönelmeniz?

Özdemir Altan: Evet, küçükken masanın altında resim yapardım. İlkokul ve ortaokulda bana “sınıfın ressamı” derlerdi. Hatta bir hoca beni kürsüye oturtmuştu öbür öğrenciler benden yürütmesinler resmi diye.

Ben ailem bakımından şanslıyım. Kendimi geliştirmemde onların büyük etkisi oldu. Çanakkale ve Kurtuluş Savaşlarında savaşmış bir burjuva ailesi. O dönem herkes İstanbul’a giderken Atatürk’ün ordusuna katılmak için bütün malları mülkleri satıp İstanbul’dan Ankara’ya gitmişler. Dedem Mevlevi, tekkesinden çıkmamış zavallı adamı oradan koparıp Ankara’ya götürmüşler. Benim ailem işte böyleydi. Ben de bu dürüst çizgiyi devam ettirmeye çalışıyorum.

Çok küçük yaşta klasik müzik öğrendim ailemden. O birikimle hızlı geliştim. Kayseri’de Akademi mezunu Halit Doral isminde bir müze müdürü ile, en ciddi Akademi öğrencisi gibi resim çalışmaya başladım. Halkevleri vardı o zaman. Komünizm propagandası yapıyor gibi bir düşünceyle, Köy Enstitüleri’ni kapattıkları gibi kapattılar onu da. Orda resim çalıştığım için Akademi’ye gittiğimde bir mezun kadar resmim vardı.

ED: Akademiye nasıl yönlendiniz?

Özdemir Altan: Ben iyi bir öğrenci değildim ortaöğretimde. Resmi seçmekten başka türlü “adam olmaya” niyetim yoktu! Eğitimde çift dikiş gittiğimi oğluma da çok geç söyledim beni örnek almasın diye! Tam 70 yıldır da resim yapıyorum.

ED: 50’li yıllarda Akademi’deydiniz. O dönem bambaşka olmalı. Dönemin havasını biraz anlatır mısınız?

Özdemir Altan: O dönem oldukça karakteristik bir dönemdi tabi Akademi için. D grubunu temsil eden hocalar, Cemal Tollu, Sabri Berkel, Zeki Faik ki ben onun öğrencisiyim, desen dersini aldığım Halil Dikmen, Ali Çelebi, Zeki Kocamemi... En parlak dönemler... Sonra Türkiye’nin başına gelen birtakım şeyler orada da yaşandı. Bütün kurumlar tuhaf bir hastalığa yakalandı. İletişim olanakları, dünyadaki gelişmeler vs. Türkiye’ye yansırken Akademi geri gitti. Birkaç nedeni var bunun. Çok açmak istemiyorum o noktaları çünkü isim vermek gerekiyor, onu da şimdi istemiyorum. Tam ölürken isimleri açıklayıp “Eyvallah” diyeceğim sonra! Mahkemeye de verseler iş işten geçmiş olacak!

O dönem Akademi çok amatör ruhlu tabi. Bugünkü sanatçıların bünyesini sarmış olan fena halde para kazanma illeti yok. Zaten olsa da fark etmezdi çünkü resim satılmazdı. Yılda bir resim ya satardı ya satmazdı. Amatör ruh o esnada bizlere aşılandı tabi.

ED: Akademi’de öğrenciliğinizden sonra asistan oldunuz. O dönem hemen herkesin yaptığı gibi Avrupa’ya neden gitmediniz?

Özdemir Altan: Gidenlerin hepsi devlet olanaklarıyla gittiler. Benim zamanımda öyle bir sınav açılmadı. Yurtdışında eğitim imkanım olmadı ama sık sık yurtdışına gidip geldim. İlginçtir, formasyonunun %80’inini yurtiçinde yapan tek sanatçı benim. Bir yıl kendi imkanlarımla Paris’te kaldım. Romantik dönemim devamı “Krallar ve Kraliçeler” dizisi de orada başladı. Paris’te bir moda dergisinin kapağı ve Lautrec’in bir resminden esinlenerek oluşturdum. O resimlerim klasik resimle bir hesaplaşma, vedalaşma gibi. Rubens, Rembrandt, Goya ve başka sanatçıları görebilirsiniz tuvalde. Olanaklarım da oldukça sınırlıydı, küçük bir odada kalıyordum. Babamın yollamış olduğu erzak kutusunun bile kapağını söküp resim yapmıştım.

ED: Modern Türk resminde size biçilen payeyle kendinizi konumlandırdığınız yer örtüşüyor mu? Şu an bulunduğunuz noktayı sizin tarif etmenizi istesem?

Özdemir Altan: Evet, örtüşüyor bence. Ama bu konumumu kendi marifetimden ziyade Türkiye’deki sanatın yalınkatlığı, espastan yoksun ve geri oluşuna bağlıyorum. Mevcudun içinde ileride gözüküyorum çünkü. Dünya standartlarında bir sanatçı olduğumu biliyorum. Özellikle son geliştirdiğim çok kişili çalışmalar dünyada ilk.

Türk müziği de bugün tekdüze değil mi? Espas kaygısından, çok renklilikten, çok seslilikten yoksun. İşte bu gerçekler bana sanat yaptırdı. Sanatım bir tepkinin ürünü.

Piyasadaki arkadaşlara sataşmanın pek anlamı yok ama hiç kimse hiçbir şey yapmıyor. Herkesin tek bir amacı var: resimlerinin fiyatını artırmak. Son zamanlarda müzayedeler dolayısıyla da fena halde herkesin aklı fikri para oldu. Resmi yüksek para edince büyük olmuş oluyor! Büyük ressam olmak için bu yolu seçmek, binaya kapısından değil de bacasından girmek gibi bir şey. Peki gerçekten büyük ressamlık ne olacak?

Cezanne keçi gibi bildiğini okumuş. Paris’e eser gönderdiği zaman oradaki eleştirmenin birisi, “Gülmek isteyen gitsin Cezanne diye biri var, onun resmine baksın” demekteymiş. Çok uğraşmışlar onunla ama öldükten iki yıl sonra da hiç utanmadan dev bir retrospektif sergisini yaptılar. Demek ki domuz gibi biliyorlarmış hepsi. Ben kendimi Cezanne’a benzetmek istemem ama durum benziyor. Herkes biliyor benim ne yaptığımı, resmim satılsın diye bir derdim de yok. Çok paraya ihtiyacım var kendime büyük bir atölye yapmak için ama o olmayacaksa tenezzül etmem hiçbir şeye.

ED: Birbirini takip eden ve hatta eşzamanlı ilerleyen birçok farklı seriniz var. Serilerinizde konu ve biçim zamanla değişerek ilerliyor yani dönemleriniz birbirinden oldukça farklı. Bu değişimin nedeni ne?

Özdemir Altan: Tamamen yapısal. Bir diziden diğerine geçerken her şey kendiliğinden oluveriyor, yaşadığım sürecin birdenbire ortaya çıktığını görüyorum. Farklı olaylar da farklı biçimlerde açığa çıkıyor. Herhangi bir uyarı, bir işaret görüp ona takılıyorum. Mesela “Ramazan Resimleri” şöyle çıktı: 12 Mart’ın kurmay subayları, mit mensupları vs. okula gelip bizi salonlarda toplayarak brifingler veriyorlar. Stalin kimdir, Troçki ne yapmıştır... Şemalar, haritalar, krokiler... Herkesin ödü kopuyor tabi. Ben de tam bir şeyler bekliyorum demek ki o dönem, hissediyordum. Bir tanesinde subayın biri asetat kağıdından Türkiye ve Rusya haritası üzerinde oklar, çubuklar gösterdi. Ben bayıldım onlara! Eve gider gitmez hemen benzer resimler yapmaya başladım ve “Ramazan Resimleri”ni yaptım çünkü Ramazan ayıydı. Arkasından da kolajlar ve üç boyutlular dönemi sökün etti.

Öğrenciliğimin son sınıfında “Savaş” adında bir resim yapmıştım. Yerde de, düşmüş, güzel giysili, yakışıklı bir şövalye var ama ölmüş. Sonra “Caca Beyin Ölümü”nü yaptım, yine yerde birisi yatıyor, ölmüş bir figür. Döndüm dolaştım, “12 Mart ve Sonrası” dizisinde yerde vurulmuş yatanlar var ya, giysileri vs. ile aynı figür. Bakın ne tuhaf! Bilemem ki o figür nerden geliyor.

Gerçi, “12 Mart ve Sonrası” sırasında okuldan sevdiğimiz solcu öğrenciler, dağda sürek avı gibi öldürülüyor, yakalanıyor. Her gün cinayet haberleri, karmaşa... Onlarla birleşti bu konular. Tam o sıralarda köpeğim Kandit de öldü. Hastaydı, veterinerin verdiği siyanür iğnesi ile öldü, iki görevli alıp götürürlerken hayvanın cansız bedeni sarktı. Eve gider gitmez vurulmuşları resmetmeye başladım ve 1980’lere kadar o resimlerim değişerek sürdü.

Arka arkaya gelen acı dolu resimlerden sonra 1972 – 73’te mekanik kulanım eşyalarına benzeyen kompozisyonlarım ve zamanla kolajlarım oluştu. Aslında kolajlar Paris’te geçirdiğim bir yılda başlamıştı. Birbirine yabancı elemanları birleştirmek benim tabiatımda var. Nitekim bana dev bir yapıştırıcı verin, dünyada elime gelen her şeyi birbirine yapıştırayım! Bu sergideki kolajlarımda da görebilirsiniz; okulda serigrafi, litografi atölyelerinde öğrencilerin çöpe attıklarını havada tutup onların üzerine devam ettim. Belki söylememem gerek ama bir tanesinin üzerine iki parça eklemişim mesela.

ED: Resimlerinizin isimleri de oldukça ilginç: “Korkusuz Jean ve Sevgili Eşi”, “Kısa Pepin”, “Halkı Tarafından Çok Sevilen Bir Kral”, “Tepegöz ve Sinek Kralının Oğlu”... Neden bu isimler?

Özdemir Altan: Hepsi uydurma. “Bombardımanın Sakıncaları” resmimi yaptığımda savaş bile yoktu, sonradan Irak Savaşı başladı. Ya da ben “Doğulu Göçmen Çocukların Yerleşim Sorunu”nu yaparken bugünkü bugünkü meseleler gündemde değildi. Sadece Çernobil faciasıyla ilgili bir resim yaptım ondan etkilenerek: “Radyasyonun Bombardımanla Giderilmesi Veya Azaltılması” Şimdi bu ne demek! Bombardıman nasıl azaltacak? Öldürüyor, böyle azaltıyor bir miktar! Mizah hep var tabi, hayatım mizah benim.

ED: “Soyağaçları” nasıl başladı?

Özdemir Altan: 12-13 yıldır devam ediyor o resimlerim. Onlar bir öğrencimin vaktiyle annesiyle yaptığı bir işi görünce oldu. Gidiyorlar bir kırtasiyeden kalpli malpli hediyelik kağıt alıyorlar, rezil bir şey! Üzerine de kolaj yapıyorlar. Döküntü de bir çerçeve yaptırıyorlar. Ben bunu görür görmez çıldırdım. Sonra aldım kızdan birkaç tanesini ve bakarak resim yaptım.

Biz iki kişiyiz diyorum hep, yapan ve denetleyen. Bozcaada’da çalışırken yaptığım şeylerin birdenbire değiştiğini gördüm. Yapan, yeteneği ne kadarsa onu yapacak, ama denetleyen akıl, deneyimler, ürkeklik, cesurluk.

ED: Bu iki karakter arasında nasıl bir denge sağlayabiliyorsunuz?

Özdemir Altan: Biri diğerini itiyor, teşvik ediyor ya da bırak ne halt ederse etsin diyor. Riske girmek gerek, yanlışlar yapmalıyız. 1980’li yıllarda öğrencilerime ısrarla yanlışlar yapınız derdim.

ED: Yaptığınız ve yanlış olarak nitelediğiniz resimleriniz var mı?

Özdemir Altan: Ben çocukluğumdan beri hep klasik müzikle ve yüksek estetik beğeniyle yetişen biri olarak hala estetize yani hala güzel şeyler mi yapıyorum kaygısı yaşıyorum. Mesela bu sergideki kolajlarımın güzelliklerinden taciz oluyorum. Güzel şeyler yapmaktan korkuyorum. Tabi geleneksel terbiyeyi ikinci plana itmek lazım. Ama o hep başımda Demokles’in kılıcı gibi. Bunu bozmaya çalışıyorum.

ED: Postmodernizm’e ya da Pop Sanat’a da bu bozma güdüsünden mi vardınız?

Özdemir Altan: Aslında hayır. Bozamadım zaten. Bana postmodern denmesi de şöyle oldu. Bir sergimde kolaj ve üç boyutluları sergilerken eleştirmen Yalçın Sadak “Siz anadan doğma postmodernsiniz” dedi. Henüz 1983 gibi bir yıl ve postmodern lafı daha Türkiye’de pek kullanılmıyor bile.

Ama akıl için yol birdir. Bütün sanat tarihinde de aynı değil mi zaten? Örneğin Kızılderili halılarıyla Anadolu kilimleri birbirine benzer mesela. Aynı çağlarda insanlar aynı verilerle muhataplar ve benzer üretebiliyorlar. Gelişmişlik düzeyi, kültürel düzey yaklaştıkça birbirine benziyor işler. Mesela, son zamanlarda duydum bunu, benim resmim için, “Çok Batı kokuyor.” diyorlarmış. Buraya gelen bir arkadaş dedi ki, ne kadar haksız olduklarını serginize gelince gördüm, anladım. Türk resmi, hiç referansı olmadığı için tamamen içine kapanık. Ama bütün dünya sanatının dünyayla ilişkisi kaçınılmazdır. Çünkü sanat referans verir, etki kaçınılmazdır, yöntem değil sonuç önemlidir. Picasso’nun Avignonlu Kızlar’ına bakın, arkasında Katalan sanatı, Afrika sanatı vs. vardır.

Takvim yaprakları bizi ajite ediyor, şunu yapınız diyor. Hiçbir şey hakkında ne eni konu düşündüm, ne araştırdım günlerce.

ED: Çok kişiyle yaptığınız pano çalışmalarınızda da doğrudan göndermeler var Batılı ustalara. Peki bu kolajları neden farklı insanlarla yaptınız? Sanatçı dehasını geri çekmek gibi bir amacınız mı vardı özellikle?

Özdemir Altan: 1970’te doçentlik deneme dersimde Türk resminde espas konusunu seçmiştim. Türkiye’de espasın irdelenmesi için bir manifesto niteliğindeydi. Klasik resimde konu ve espas vardır ve espas ön plan – arka planla derinlik olarak ele alınır. Halbuki espas ondan ibaret değil, bunu fark ettim. İkincisi, Türk sanatının espastan yoksunluğu, yalınkatlığı, bu tekdüzelik bende bir reaksiyon yarattı. Bu iyi çünkü etkilenim etki ya da tepki şeklindedir. Sonra fark ettim ki farklı elemanlar yok resmimizde. Bu noktadan hareketle ilk kez 1989’da Osman Hamdi Salonu’nda, bir pano üzerine çalıştık. Öğrencilerime bir şey yapıp, bulup gelin dedim. Ben de bir gün evvelden afişler, fotoğraflar, objeler vs. topladım. Ertesi gün herkes getirdiklerini birleştirdi ve bir resim yaptık. İçinde her şey vardı, objeler, objelerin fotoğrafları, insan fotoğrafı vs. vardı ama insan yoktu. Sonra pano üzerine bir sepet yaparak torunumu da aldım oraya yerleştirdim, böylece insan da oldu içinde. “Sanat birbirinden farklı kavram, köken, yapı ve mantıkların bir araya gelmesinden oluşur” nokta!

Yaptığımız Rauschenberg’in çalışmaları gibi olmuştu. İkinci panoyu yaptıktan sonra bir şey fark ettim; birbirinden farklılıkları bir araya getiriyorsam bu rastlantısaldır, bilinçli değildir. Rauschenberg’in yaptığı da oydu. Farkına varmadan elemanları kompoze etmeye, güzelleştirmeye karşı da sonradan resme müdahaleyi yasakladım. Sonra işi daha da geliştirerek, oldu olacak çizgi de benim olmasın dedim ve harita kullanmaya başladım.

Resimde kompozisyon, valör, ritim vs. hepsini sıfırladım. Olmuş mu olmamış mı? Siz karar verin. Ben bunlardan birini yaptığımda bir arkadaş “Hocam oldu mu bu” dedi. Olmaması gerektiği için olması gerekti dedim! Çünkü siz bu alandaysanız tabi ki olmaması gerekeni yapacaksınız.

ED: Bugün dünyanın her coğrafyası kaynıyor. Çok sıcak çatışma yaşıyor insanlar. Bu hali içinde dünya sanatı ve Türkiye’deki sanat ne olmalı sizce?

Özdemir Altan: Yeni insanlar yeni verilerle gelirler dünyaya. Bu hiçbir zaman bitmeyecek. Dünyanın hali sanata yansıyor. Gittikçe sertleşti sanat. Türkiye’de ise para belirliyor bugün her şeyi. Geçenlerde bir yerde konuşmacıydım. Konu: “Türkiye’de sanat nereye!” Cevap: “Paraya!” Eğer dedim, minimalist bir sanatçı olsaydım çıkıp “Paraya!” der inerdim. Sonra para kazanmak için nasıl yüz kızartıcı şeyler yapıldığına dair örnekler verdim.

ED: Siz neler yapacaksınız?

Özdemir Altan: “For Buki”ler, Buki isimli köpeğimin ölümünden sonra çıktı ve devam ediyor. Yazı, tuvalde bir sanat elemanına dönüştü. Böylece lügati bir eleman daha ekleniyor tanımımıza; yazı, yazının anlamı, daha doğrusu çok anlamlılığı.

Çok kişili çalışmalar devam ediyor, iki proje Berlin’de sergilenecek. Emin olun, ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yok, ama aniden esebilir.

rh+sanat dergisi

Sadi Diren / Zirveleri terk etmeye alışkın bir sanatçı

İş Sanat Kibele Galerisi 1 Nisan-16 Mayıs tarihlerinde Sadi Diren retrospektifine ev sahipliği yapıyor

Sadi Diren seramik sanatına ömrünü vermiş bir usta. Avrupa Parlamento Binası’ndan İstanbul Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne kadar birçok binada duvar kaplamaları ve panoları bulunan sanatçı, “Peki seramik size ne verdi?” sorusuna “Öğrencilerim” diye karşılık verecek kadar da mütevazı. Sıfırdan başlayıp inandığı sanatı için mücadeleye alışmış 82 yaşındaki sanatçıyla atölyesinde görüştük.

Seramik sanatına yönelmeniz nasıl oldu?

Saint Michael Lisesi’nden 1946 yılında mezun olduğumda bütün ailemin emeli Dışişleri’nde çalışmamdı. Bense okuldaki arkadaşım Büker’in fikrimi çelmesiyle kuyumcu olmak istedim fakat olamadı. Derken, dişçi olmam istendi, o da olmadı. Bütün bunlar olurken üniversitelerin fakültelerine kayıtlar bitti. Son çare koşturup Ankara’ya gittim, Hukuk Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. Bir yıl orada okudum. İkinci yıl İstanbul Üniversitesi’ne zor bela naklimi yaptırdım ve bir yıl da burada okudum. Ama aklım hep Akademi’deydi, tam Roma Hukuku imtihanına girmek üzereyken girmeyip soluğu Akademi’de aldım.

Neden aklınız Akademi’de kalmıştı?

Çünkü babam, asker kökenli fakat çok güzel resim yapan bir adamdı. Ailede sanata karşı ilgi vardı her zaman. Akademi’ye müracaat ettim; bana, “Sen asker kaçağı mısın, niye Hukuk’ta okurken Akademi’ye geliyorsun?” dediler. Onun üzerine doğru askerlik şubesine gittim. Orada da Albay, “Oğlum sevkiyat bitti, sen niye ısrar ediyorsun?” dedi. En sonunda beni kaçak askerlerle birlikte gönderdiler de Gelibolu’da askerliğimi yaptım. Sonra Ankara’ya yedek subay okuluna gittim. Kıtadayken, Akademi’de giriş imtihanlarının açıldığını duydum ve babama mektup yazdım. Genel Kurmay Başkanı onun sınıf arkadaşıydı, benim için izin almasını rica ettim. Babam da bana, “Vatanın evladı ne yapıyorsa sen de onu yapacaksın” diye cevap yazdı. Fakat tesadüf, bütçe açığı vardı da bizi iki ay evvel terhis ettiler. Döndüğümden iki-üç gün sonra hemen imtihana girdim ve kumaş desenleri atölyesine kaydımı yaptırdım. Fakat sonra bunun çok feminen bir iş olduğunu gördüm ve iç mimariye gittim. Bu sefer de geç kaldığım için hocalar sen nereden çıktın dediler. Seramiğe geçmem tamamen tesadüf oldu, boş olduğu için gittim.

Bu yıllardan bahseder misiniz? Yaşadığınız zorluklar nelerdi?

Seramik’te iki hoca var, öğrenci olmadığı için hocalar pek gelmiyor. Torna var, kimse bilmiyor. Fırın var çalışmıyor. Bu yokluklar içinde, önce fırını çalıştırdık. Göksu’daki çömlekçi atölyelerine gittim, orada torna yapmayı öğrendim. Derken seramik atölyesi yavaş yavaş faal bir hale geldi.

Göksu’da rahat çalışayım diye bir oda istedim. Çatı arasını gösterdiler. Eskiden orada Rum ustalar çalışıyormuş ve fırın atölyenin içindeymiş. Fırın buharı ve islerle bütün çatı is tutmuş. Tavana kontrplak çakmaya çalışırken her çekiç darbesinde bütün isler üstüme dökülüyor. Annem de titiz bir kadındı, eve gidiyorum simsiyahım. “Oğlum ne yapıyorsun, hukuku bıraktın gittin oraya, aklını mı kaçırdın” diyor, çok münakaşalar ettik. Pek de haksız sayılmazdı. Bütün arkadaşlarım Hukuk’ta üçüncü sınıfa geçerken ben Göksu’da bunlarla uğraşıyordum.

Orada çalışıyorum ama para veriyorum karşılığında. Maddi sıkıntılarla boğuşuyorum. Sonra bir gün aynalı, şık bir vitrin yaptırdım. Getirip Akademi’nin kantinine koyduk. Göksu’da ürettiklerimi vitrinde sergileyip satmaya başladım. O zaman Akademi’nin Müdürü de Zeki Faik İzer. Sert bir adam. Beni çağırıp, “Nasıl böyle bir şey yapıyorsunuz? Akademi’de satış yasak.” dedi. Ben de “Peki siz öğrenciye ne gibi bir imkân sağlıyorsunuz? Bir iş veriyor musunuz?” diye çıkıştım. Sonra müsaade etti.

İlk serginiz, daha sonra Almanya’ya gidişiniz… Bunlar nasıl gerçekleşti?

İlk sergimi Maya Sanat Galerisi’nde, daha öğrenciyken açtım. Sergi bayağı ilgi topladı. Ondan sonra 1954’te Moderno’da açtım. Bu sergi sırasında Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Kongresi yapılıyordu Türkiye’de. Bazı eleştirmenleri sergiye davet ettim. Gelenlerden Alman Hans Wingler, Anadolu medeniyetlerine ait motifleri kullanmamdan çok etkilenmiş, resmi bir yazıyla beni Almanya’da hoca olmaya davet etti. Biz de eşimle flört halindeyiz. Hemen evlenerek altı gün sonra Almanya’ya uçtuk. Böyle başladı Almanya macerası.

Offenbach Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’na gittik. Bir sürü kalınca gördük ki Herr Gova’nın hocalıktan filan haberi yok. Beni davet eden Wingler becerememiş, verdiği sözü tutamadı. Eşim Almanca biliyor ama ben bilmiyorum, para yok, tanıdık yok, ortada öylece kaldık. Offenbach Belediye Başkanı’na tabaklar yaptım, hediye olarak götürdük. Bize 200 mark burs çıkardı. O zaman bu bizim için muazzam bir para. Ama sonra o para da bitti. Almanlar bizim halimizi görüyorlar tabii, sürekli çalışıyoruz. Karlı havalarda şehir dışına yürüyüp mağazalara tablalar, vazoları satıyorum. Derken Koblenz yakınlarındaki Höhr-Grenzhausen’da bir seramik fabrikasında yeni iş ayarlandı. Bu şekilde oraya gittik. Fakat kalacağımız yer atölyenin üst katında, aşağıda fırınlar yanıyor, tavanı olmayan, yine bir çatı katı! Kar içeri yağıyor. Bir yatak var somyası yok. Bir dolap var kapağı yok. Biz orada, tam romanlık bir 23 ay geçirdik!

Orası seramik kasabası olduğu için, Frankfurt’ta, Köln’de fuarlar oluyordu, bizim atölye de bunlara iştirak ediyordu. Tabii yeni formlar, yeni dekorlar dikkat çekiyor. Dolayısıyla benim ismim hemen duyuldu bir Türk gelmiş, çalışıyor diye.

Seramik endüstrisi içinde fabrikalarla çalışırken kendinize yaratıcı bir alan bulabildiniz mi?

Tabii, patron çok hoşgörülü bir adamdı. Fabrikada, evimde gibi çalışıyordum. Almanya’da birçok sergi açtım. Fakat dokuzuncu senenin sonuna doğru Türkiye’ye dönmeye karar verdim. Hatta döneceğimi söylediğim zaman fabrikanın sahibi, “Nasıl fabrikada demirbaşlarım varsa sen de benim için öylesin. Bir daha duymayayım!” dedi. Fakat ben kararlıydım.

Sonra yine seramik fabrikasında çalışırken 1994’e kadar Akademi’de hocalık yaptım. 34 senem Akademi’de geçti. Çok güzel bir şey bu.

Seramik, Anadolu’nun binlerce yıllık tarihine mal olmuş bir üretim biçimi. Siz bu büyük kültürden nasıl beslendiniz? Sanatınızı nasıl oluşturdunuz?

Arkeolog Ufuk Esin arkadaşımızdı. Onun kitapları, neşriyatı, konuşmalarımız hep arkeoloji üzerineydi. Bu beni çok cezp etti. 1949’da Akademi’ye girdiğim zaman motiflere, figürlere aşinaydım.

Anadolu’dan ne kadar medeniyet gelmiş geçmiş, ne kadar köklü. Tema olarak o medeniyetlerdeki figürleri kendi tarzımda yorumladım; kopya ederek değil, bozarak değil.

Seramik sanatını diğer sanat biçimlerinden farklı kılan nedir sizce?

Seramik hacim olarak heykel, yüzey olarak resim ve tekniği olan bir bilim. Sır tekniğinden tut, fırınlamasına kadar tekniği olan... Teknik olmadan seramik olmaz. Heykel ve resmin birleştiği, tekniğin çok kuvvetli olmasının gerektiği bir uğraş. Sanatla zanaatın birleştiği bir kol. Birçok seramik sanatçısıyım diye geçinen insanlar, “Renk tutmadı, bozuldu, ben bunu böyle hissettim” deyip yutturmaya çalışırlar. Öyle şey olmaz.

Figür yorumunuzdaki özgünlüğün kaynağı nedir?

Her resimde, heykelde bir motif vardır. Elbette bir şeyi kopya etmek şeklinde değil. Bu, memleketimizin havasıyla, suyuyla, imkânlarıyla olan bir şey. Bir Japon veya Çin seramiğini hemen tanırsınız, terminolojisi vardır. Türkiye, İznik seramiği, Kütahya seramiği 16. yüzyılda en yüksek mertebesine çıkmış bir ülke. Çiniyle, bütün camilerde seramik var. Öyle bir bütün oluşmuş ki mimariyle seramiği ayırmanın imkânı yok. Seramiğimiz çok zengin.

Temalarım dönemlerin politik olaylarını içerir. Anadolu medeniyetlerinin fikri ve motifi var seramiklerimde ama o motif artık güncel olaylarla karışmış, bir süzgeçten geçmiş. Çoğu sanatçılar bir şeyi tutturup onu tekrar ediyorlar. Tekrar ederken bozuyorlar da. Motif de öyledir.

İş Sanat Kibele Galerisi’nde açılan serginizden biraz bahseder misiniz?

1957’den bugüne her dönem çalışmalarım sergide var. Her devrede tema olarak veya çeşit olarak seramiğe bir yenilik getiriyorum. Mesela “terracotta” dediğimiz 900 derecede pişmiş seramikler, 1040 derecede pişmiş seramikler var. 1300 derecede pişmiş porselenler var. Bronz heykeller var. Özgün baskılar var.

Kristin Saleri

Resme nasıl başladığınızdan biraz bahseder misiniz?

KS: Benim hayatım çok renkli geçti ve bu yaşta olmama rağmen halen de renkli geçebiliyor. Resim serüvenim mektepten başladı. Hemen hemen daha ilk mektepten. Sekiz – dokuz yaşlarımdayken eve gelen konukların da resimlerini yapardım, sonra yaptıklarımı gizlice ceplerine koyardım hatta. Benim yazılarım da iyiydi. Hocam derdi ki “Sen büyüyünce şair yahut yazar olacaksın.” Böyle zannederlerdi. Sonra İstanbul’daki Fransız mektebine gittim, Ècole Modern’e. Orada bir gün bir imtihan zamanında edebiyat öğretmenimin resmini yaptım; ama biraz karikatüral. Çünkü yaşlıydı, saçları yukarıdaydı biraz. Hocam “Ne yapıyorsun orada?” dedi bana. Zaten yaramaz olduğum için ön sıralarda oturturlardı, o nedenle beni hemen görmüştü. Lakabım da “fişek”ti. Sonra aşağı indirdi beni, müdireyete. Kovuldum, bitti diye düşündüm. Hatta arkadaşlara da söyledim kovacaklar beni diye. Bir yandan da ağlıyorum. Sonra hocam, dedi ki “Yarın anneni çağır. Gelsin, konuşacağız.” Ben hep kötüye yoruyorum durumu, yaramazlık yaptığımı sandığım için. Ertesi günü ablamla gittik. Ablama “Bu çocuk çok yetenekli, muhakkak bir resim dersine başlasın” dediler. Bu şekilde başladım ben de. Profesör De Mille’den ders almaya başladım. Ondan sonra da Akademi’ye gittim.

Akademi’de neler yaptınız?

KS: Akademi’yi bitirmedim. Çünkü aldılar beni okuldan. Biraz sıkıydı annemin disiplini. “Artık yeter bu kadar okul” dediler. Orada arkadaşlar da çok tabi. Ancak okuldan ayrıldıktan sonra hiç bırakmadım arkadaşları.

Kimler vardı arkadaşlarınız arasında?

KS: Selim Turan vardı, Naile Akıncı... Oldukça kalabalıktık.

“Bizim Grup” isminde bir grubunuz da varmış...

KS: Evet, Zeki Kıral vardı, Hüseyin Bilişik vardı bizimle, kaybettik onu geçen sene. Leyla Gamsız, Zerrin Bölükbaşı, Naile Akıncı vardı. Birçok sergiler açtık, faaliyetlerde bulunduk. Kişisel sergilerim de oldu. Her sene bir-iki tane sergi mutlaka açardım. İlk sergimi 1956’da açtım. Birinci sergimi açtığımda, bu çok özel bir olaydır, ondan anlatmak istiyorum; hep çiçek resmi yapmıştım. Otuz tane vardı ve otuzu birden satılmıştı. Bir tane satılmadı. O da kompozisyonlarıma ilk başladığım resimlerimdendir. Yeni yeni o sene başlıyordum sonradan gelişecek kompozisyonlarımı yapmaya. Bir tek o resim satılmamıştı. Sonra Bedri Rahmi geldi. “Bir tane resim var burada” dedi. “Çiçek resimlerini yapan bu kompozisyonu nasıl yaptı?” dedi. Halbuki öteki çiçekler satılmış, o kompozisyon kalmıştı. Şimdiye kadar da bende kaldı o resim, Bedri Rahmi’nin beğendiği.

1943’te kocam Agop Saleri ile evlendim ve sonra başladım dış memleketlere gitmeye. İtalya’da çok bulundum, Roma’da, Viyana’da, Strazburg’da... Paris’te başladım çalışmaya. Andre Lhote Atölyesi’ne gidiyordum. Çok geliştim ve bir atölye kurdum ben de burada, İstanbul’da. Sonra ders vermeye başladım. Üç katlı bir apartman vardı, bir katında oturuyorduk, bir katta kendi atölyem vardı, bir katta da talebelerim vardı. Oradaki çalışmalarım 1970’e kadar sürdü. Çok talebe yetiştirdim. Verşa vardı. Carmen vardı öğrencilerim arasında. Çok öğrencim oldu, içlerinden sekiz dokuz tanesi de meşhur oldular. Güzel resim yaptılar, hayatlarını kazandılar. Bu da oldukça mutluluk verici benim için.

En iyi arkadaşım Selim’di, Selim Turan. O Paris’e gitti, otuz sene kaldı. Ben giderdim Paris’e, o yön gösterirdi. Orada çalıştıktan sonra buraya geldim ve çok yeni bir yönteme başladım. Böylece gitti çalışmalarım.

Çalışmalarınızdan biraz bahseder misiniz?

KS: Figüratif çalışıyorum ama hayal de var içinde. Yani kopya yapmaya çalışmadım hiçbir zaman. Fotoğraf çeker gibi resim yapmaya çalışmadım hiçbir zaman. Resimlerimin içinde fikir olmasına çalıştım. Kompozisyondur hepsi. Resimlerimi dış memleketlere yolladım sonra. Birçok ödül kazandım Türkiye adına. En son Monako’da ödül aldım. Bu dünya çapında bir derece. Birinciliği Monako üzerine yapılan bir heykele, ikinciliği de bana verdiler. Dış memleketlerin gazetelerinde Türkiye “Kristin Saleri’yle onurlandı” diye yazılar çıktı.

Sizin “Elektrik” isimli büyük boyutlu bir tablonuz var. Çok etkileyici. Modernleşme var o resimde...

KS: O zaman Hüseyin Bilişik Ressamlar Cemiyeti başkanıydı. Ben de ikinci başkandım. Ankara’da çok büyük bir sergi açmayı düşündük. Resimlerin büyük olmasını zorunlu tuttuk ayrıca serginin Ankara’da oluşu nedeniyle altı kişi katıldı sergiye. O zaman da Cemal Gürsel başta ve kendisi çok hasta. Bizim ertesi günü sergimiz var Ankara’da, Cemal Gürsel ölecek diye endişeleniyoruz. Kokteyl yapacak mıyız, açılış nasıl olacak... Bunu düşünüyoruz, neyse ölmedi. Sergimizi yaptık, oldukça iyi geçti. Hatta o zaman yalnız benim resmimi almak isteyenler çıktı. Ama resmimi satmadım. Çünkü bende bir huy vardır; arkadaşlarımın resimlerini alıp almayacaklarını sordum benim resmimi almak isteyen kişiye. “Almıyoruz” dediler, ben de istemedim resmimin satılmasını. Arkadaşlarımın resimleri satılmayacak, benimki satılacak. Ve vermedim. Ondan sonra üstümde kaldı o kocaman resim. Şimdi satmak istiyorum ama alan yok. Öyle hatıra olarak duruyor.

Dünya müzelerinde de resimleriniz var sanırız...

KS: Evet, Pompedou’da var, Erivan’da var, burada da var tabi, Ankara, İstanbul ve İzmir’de. Amerika’da da çok resmim var.

Türk resmi hakkında ne düşünüyorsunuz?

KS: Çok iyi buluyorum Türk resmini. Avrupa gibi bir çaba var. Avrupa’yı dolaştığım için şunu söyleyebilirim: bizim Akademi çok iyi bir eğitim kurumudur. Yunanistan bizden çok geridedir mesela. Ben Yunanistan’da sergi açtım, orada söylemiştim. Akademi üzerine konuştum orada; Türkiye çok ileride dedim. Hemen hemen Paris’in arkasından Türkiye’deki Akademi gelir. Orada ne varsa burada da vardır. Ayrıca çok iyi ressamlarımız var.

En çok kimi beğeniyorsunuz?

KS: Benimle beraber okuyanlar, heykeltıraş Zerrin Bölükbaşı, Leyla Gamsız vardı. Beğenirim de kendilerini, ama o çekildi, artık çalışmıyor.

Siz hala çalışıyorsunuz...

KS: Ben çalışıyorum, evet. Hem seramik yapıyorum, hem yağlıboya. Canım hangisini isterse onu yapıyorum. Çok dışarı çıkmıyorum. Sabah kahvaltımı yapar atölyeye girerim. Şimdi de atölyeden geldim, o beni doyuruyor.

Bugün artık Ermeni asıllı Türk sanatçılara dair güzel gelişmeler yaşanmakta. Ermeni asıllı Türk sanatçıların sergileri açılıyor, arşivleri tutuluyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

KS: Güzel bir şey tabii ki. Ben zaten hiç ayırım görmedim. Akademi’de hocalardan olsun, arkadaşlarımdan olsun, bir ayırım hissetmedim hiçbir zaman. Burada büyüdüm, burada yaşadım. Ben de öyle bir ayırım yapmadım.

rh+sanat S 15